Yükselen Boğa: Kıyamet Gününde Saklama Kabı Arayan O Mübarek Ruh

UYARI: BU ALANDA KOŞMAK YASAKTIR

Yükselen Boğa:

Kozmik Hareketsizliğin, Midevi Hazların ve Sarsılmaz İnatçılığın Lüks Anıtı

Yükselen Koç’un o ter kokulu, adrenalin pompalayan, sürekli bir yerlere kafa attığı ve manasızca koşturduğu o kaotik savaş meydanından sağ çıktıysanız, hoş geldiniz demiyorum; geçmiş olsun, artık dinlenme tesisindesiniz. Şimdi lütfen o koşu ayakkabılarını yavaşça yere bırakın, hatta mümkünse yakın. Çünkü Yükselen Boğa sahasına, yani evrenin en ağır çekim film setine giriyoruz; burada zaman akmaz, burada zaman, kıvamı tutturulmuş bir reçel gibi ağır ağır süzülür. Senin haritanın giriş kapısında, eli mızraklı bir nöbetçi beklemez; orada, kadife kaplı devasa bir berjer koltuğa adeta monte edilmiş, önünde kuş sütünün bile eksik olmadığı, kolesterolün bir tehdit değil yaşam tarzı sayıldığı mükellef bir sofra, elinde tomarla tapu senedi ve gözlerinde “Beni buradan vinçle bile kaldıramazsınız, denemeyin, beliniz elinizde kalır” bakışları olan bir toprak ağası oturur. Bu metin, senin o astroloji kitaplarında yazan “güvenilir, sadık dost ve doğa aşığı” olduğun o bayat, o uykudan önce anlatılan ninnileri söylemeyecek. Bu yazı, senin o meşhur konfor alanının dışına çıkmamak için nasıl evrensel bir direniş örgütlediğinin, “sabır” diye pazarladığın şeyin aslında sadece hareket etmeye üşenmek olduğunun ve değişim denilen kavrama neden “şeytan icadı” muamelesi yaptığının ifşasıdır.

Plasenta Suit & Spa

Senin dünyaya teşrifin, bir kahramanın maceraya atılması ya da varoluşsal bir merak değil; sıcaklığı sabitlenmiş, oda servisi kusursuz işleyen, ekmek elden su gölden o beş yıldızlı “Plasenta Suit & Spa” otelinden zorla, belki de zabıta gücüyle tahliye edilme hikayesidir. Muhtemelen doğumun beklenen vaktini epey aşmıştır, çünkü içerideki ısı yalıtımı ve akustik o kadar mükemmeldir ki, dışarıdaki o soğuk gerçekliğe adım atmak senin için mantık dışı bir hamledir. Doktorlar seni ikna etmek yerine muhtemelen fiziksel güç kullanmak, forsepsle bir pazarlık masası kurmak zorunda kalmıştır. Senin için doğum, o muazzam konfor alanından koparılıp, bu gürültülü, florasan ışıklı ve hizmet kalitesinin yerlerde süründüğü dünya pazarına atılmanın travmasıdır.

Odaya hakim olan hava, bir doğum heyecanından ziyade, ağır, boğucu, nemli ve herkesin beklemekten kemiklerinin ağrıdığı, “Hadi artık çıksın da bir iskender gömüp eve gidelim” denilen o uyuşuk atmosferdir. Bebekliğinde bile muhtemelen ağlamak için ekstra kalori harcamak yerine, sadece ihtiyaçların (tercihen organik mama ve en pahalı bebek bezi) karşılansın diye ebeveynlerine delici, yargılayıcı ve sanki onlara borç vermiş de geri alamamış gibi bakan gözlerle süzmeyi tercih etmişsindir. İlk nefesin, ciğerlerine dolan bir hayat iksiri değil, “Burada oda servisi neden bu kadar yavaş ve bu ışık neden dim edilmiyor?” sorusunun sessiz ama öfkeli bir haykırışıydı.

Hayat geminin dümeninde, ufka heyecanla bakan, rüzgarı saçlarında hisseden, bilinmeyene yelken açan bir maceraperest aramayın; o gemi çoktan karaya oturmuştur. Senin kaptan köşkünde, gemiyi en güvenli, suyu en durgun limana demirlemiş, “Fırtına falan yok, biz buradan kımıldamayalım, buranın manzarası ve açık büfesi muazzam” diyen, keyfine düşkün, üzerine ağır bir yemek rehaveti çökmüş ve muhtemelen horuldayarak öğle uykusunda olan bir kaptan var. Senin kontak anahtarın bozuktur; sen çalışmak için değil, durmak, kök salmak ve bir çınar ağacı gibi olduğun yeri doldurmak için tasarlanmışsın. Başlangıç çizgisi senin için bir yarışın başı değil, “Neden koşuyoruz ki, yürüyerek de gidilir, hatta mümkünse bir taksi çağırsak, parasını ben veririm” felsefesinin test alanıdır. Harekete geçmen için, arkandan birinin itmesi yetmez, altında ciddi bir ateş yakılması gerekir. Hatta bazen o bile yetmez, “Burası ısındı, kış günü iyi geldi” deyip mayışabilirsin. Sen, bir karar alırken veya yeni bir işe başlarken o kadar çok düşünür, tartar, kâr-zarar analizi yapar ve beklersin ki, fırsatlar genelde sıkılıp, yaşlanıp ölür ya da başka kapıya gider. Senin gemin kıvrak bir sürat teknesi değil, manevra kabiliyeti sıfır olan, tonlarca yük taşıyan devasa bir şileptir; bir kez rotayı çevirdin mi seni kimse durduramaz, ama o rotayı çevirene kadar mevsimler değişir, iktidarlar devrilir, kıtalar kayar. Senin ataletin, Newton fiziğine meydan okuyan, sürtünme kuvvetini hiçe sayan bir yaşam biçimidir.

Kale Görünümlü Vitrin

Vitrinin, yani o insanlara sunduğun fiziksel mimarin, rüzgarda savrulmayacak kadar sağlam, yere basan ve güven veren bir “kale” görünümündedir; sanki Yüzüklerin Efendisi setinden fırlamış bir Orta Dünya anıtı gibisindir. Yükselen Boğa vücudu, genelde boyun bölgesinin kalınlığıyla (ki bu, inatçılığın ve gırtlağına düşkünlüğün evrensel sembolüdür; bazen boyun denilen o anatomik köprüyü gereksiz bir zayıflık olarak gördüğün için evrimsel sürecinde onu iptal edip kafayı direkt omuzlara monte etmiş olabilirsin) kendini belli eder. İnsanlar sana baktığında huzur görürler ama bilmezler ki o huzur değil, sarsılmaz, betonarme bir umursamazlıktır. Yüzünde, Mona Lisa’yı kıskandıracak, hatta çileden çıkarıp tablosunu yırttıracak o donuk, ifadesiz ama estetik tebessüm vardır; etrafta fırtınalar kopsa, nükleer savaş çıksa da saçının teli bozulmaz.

Bu dış kabuk, “Bana güvenebilirsin, ben buradayım, sığınak benim” mesajı verirken, alt metinde kalın puntolarla “Sakın benim olan hiçbir şeye, yemeğime, parama, toprağıma ve konforuma dokunma, seni üzerim” uyarısını gizler. Persona’n, sabırlı ve uyumlu görünür ama bir kez “Hayır” dediğinde, seni ikna etmektense o konuyu dünya tarihinden silmek, hatta atomu parçalamak daha kolaydır. Sen vitrine sadece en kaliteli, en pahalı, dokunması en keyifli kumaşları, kaşmirleri ve markaları koyarsın; çünkü senin için imaj, ucuz olamayacak kadar ciddi bir yatırımdır. Pazardan giyinmektense çıplak gezmeyi, ama onu da estetik bir heykel duruşuyla yapmayı tercih edersin.

Hayatta kalma güdün, yani otopilotun devreye girdiğinde, Koç gibi saldırmazsın ya da İkizler gibi kıvrakça kaçmazsın; sen donarsın ve kitlersin. Tehdit anında toprağa kök salarsın, olduğun yere beton dökülmüş gibi çivilenirsin ve dünya yıkılsa yerinden kıpırdamazsın. Senin temel savunma mekanizman “Sahip Olmak”tır. Kendini güvensiz hissettiğinde ya bir şeyler yersin (bu duygusal bir açlık değil, varoluşsal bir kemirme işlemidir) ya da bir şeyler satın alırsın. Duygusal boşluklarını doldurmak için kullandığın harç, somut, elle tutulur maddedir. Kriz anlarında cüzdanına sarılman, banka hesabını bir kalp ritmi monitörü gibi kontrol etmen ya da buzdolabının önünde huşu içinde bir ibadet yapar gibi beklemen tesadüf değildir. Senin savaş aletin kılıç değil, çelik kasadır. İnsanları, eski sevgilileri, tozlu anıları ve hatta işe yaramayan eşyaları mülkiyetin altına alarak, onları bir müze müdürü titizliğiyle istifleyerek kendini korursun. “Benim” kelimesi senin için kutsal bir büyüdür ve paylaşmak, senin için kan vermek kadar, hatta belki organ bağışlamak kadar acılıdır. Ancak bu sabitlik, seni bazen kendi hayatının bekçisi yapar; yıllarca bitmiş, kokuşmuş, artık sineklerin üşüştüğü bir ilişkiyi ya da seni mutsuz eden bir işi sırf “düzen bozulmasın”, “kurulu tezgâh dağılmasın” ve “yatırımlarım ziyan olmasın” diye inatla sürdürürsün. Senin için değişim, ölümden daha korkutucu bir senaryodur; statüko senin dinindir ve sen onun en sadık müridisindir.

Kaderin Cilvesi ve Final: Kıyamet Gününde Saklama Kabı Arayan O Mübarek Ruh

Ve nihayet, bu ağırkanlı devin iplerini elinde tutan o fettan yönetici: Venüs. Yükselenin bir kaya parçası olabilir ama seni yöneten gezegen, hazzın, estetiğin ve “Hesabı kim ödeyecek?” sorusunun kraliçesi Venüs’tür. Bu ne yaman çelişkidir! Ferrari motoru takılmış bir biçerdöver gibisin; potansiyel hızın var ama vizyonun sadece ekin biçmek. Sen bu dünyaya ruhani aydınlanma yaşamaya, nirvanaya ulaşmaya falan gelmedin; sen menüdeki tatlıların hepsini denemeye, “üzerine kaymak da olsun mu?” sorusuna tereddütsüz “Evet” demeye geldin.

Senin büyük sınavın, maddeye sahip olmakla, madde tarafından yutulmak arasındaki o ince çizgidir. Ama dürüst olalım, sen o çizgiyi çoktan geçtin, o çizginin üzerine imar barışından faydalanıp kaçak kat çıktın. Hayat senin için bir “Survivor” parkuru değil, bitmeyen bir “Pazar Kahvaltısı”dır. Senin en büyük kabusun fakirlik değil, buzdolabının boş kalmasıdır. O yüzden, evren sana “harekete geç” dediğinde, sen muhtemelen “Dur, şu çayım bitsin” dersin.

Ve unutma sevgili Yükselen Boğa; yarın kıyamet kopsa, gök taşı düşse, zombiler şehri bassa… Herkes can havliyle kaçışırken, sen mutfağa koşup “Ziyan olmasın, şu kalan sarmaları Tupperware’e koyayım da yolda yeriz” diyecek olan o vizyoner sensin.

Şimdi bu yazıyı okurken muhtemelen yatay pozisyondasın, elinde ya telefon ya da yarısı ısırılmış bir şeyler var. Sakın kalkma. Ani hareketler tansiyonunu, hayatın gerçekleri de keyfini kaçırır. Sadece, televizyon kumandasının pili biterse hayatının kararacağı gerçeğiyle yüzleş ve o son lokmayı huşu içinde yut. Afiyet olsun, paşam.