Tüm Su Burçları Bir Adaya Sürgün Edilse 1 Hafta Sonra Ne Olur?

Tüm Su Burçları Bir Adaya Sürgün Edilse 1 Hafta Sonra Ne Olur?

*Duygusal bir apokalipsin gün gün kayıtları.*

Düşün. Birileri Yengeç, Akrep ve Balık üçlüsünü alıyor, etrafı sularla çevrili bir adaya bırakıp tam bir hafta sonra dönmek üzere uzaklaşıyor. Neden böyle bir karar alındığını sorgulamak yersiz. Belki Koç, Aslan ve Yay üçlüsü sonunda biraz kafa dinlemek için gizli bir imza kampanyası başlattı ve dilekçeleri derhal onaylandı. Nedeni ne olursa olsun durum fazlasıyla net. Ortada izole bir ada var ve üzerinde zodyak kuşağının en alıngan, en şüpheci ve gözyaşı kanalları en aktif çalışan üçlüsü duruyor. Üstelik hiçbirinin elinde alışkın oldukları günlük lüksleri yok. Bu bir ıssız adada hayatta kalma mücadelesi falan değil. Bu tamamen su elementinin kontrolden çıkışının günlük seyir defteri.

1. Gün — Varış: “Burası Aslında Çok Güzel”

Birinci gün adaya varışla başlıyor. Karaya ilk ayak basan her zaman olduğu gibi Yengeç oluyor. Ayakları ıslak kuma değer değmez usulca arkasına dönüp tekneye bakıyor ve dudakları titremeye başlıyor. Bizi burada bir başımıza bırakıp gidiyorlar diyerek ağır bir sitem ediyor. Oysa kimsenin bir yere gittiği yok, kaptan sadece halatı iskeleye bağlıyor. Fakat Yengeç için en ufak bir mekansal değişim bile başa çıkılması zor bir kopuş hissi yaratmaya yeterli. Hemen panikle o devasa bavuluna sarılıyor. Fermuarı açıp içinden çıkardığı ilk eşya ne bir su matarası ne de bir pusula oluyor; doğrudan ev yastığına sarılıyor. Kendi yastığı olmadan uykuya dalması kesinlikle imkansız. Kendi yastığı olmadan o adada var olması bile çok zor. Çünkü o yastık, Yengeç’in sırtında taşıdığı güvenli kabuğunun pamukla doldurulmuş ve kılıf geçirilmiş bir kopyasından başka bir şey değil.

Sıra şüphecilikte yüksek lisansını tamamlamış Akrep’te. Karaya adımını atar atmaz etrafı bir dedektif titizliğiyle incelemeye başlıyor. Ağaçların dizilişine, kumun tanecik yapısına, rüzgarın esiş yönüne bakıyor; her detayı zihnine kazıyor. Dudaklarından dökülen ilk cümle son derece net: “Bu adada bizden başka kim var?” Etrafta kimse yok, ortam tamamen ıssız. Ama Akrep böyle basit bir gerçeğe inanacak kadar naif biri değil. O ilk gece gözüne asla uyku girmeyecek. Zifiri karanlıkta oturup hiçlikten gelen sesleri dinleyecek. Karanlığın içinde tam olarak neyi aradığını kendisi bile bilmiyor, ama o görünmez düşmanı beklemekten asla vazgeçmeyecek.

Son olarak Balık karaya adımını atıyor. Kumsalda öylece durup rüzgarın saçlarını savurmasına izin veriyor. Gözleri sımsıkı kapalı, kolları iki yana açık, rüzgarı kucaklıyor. “Burada gizli bir çağrı var” diyor. Akrep bu romantik serzenişe sadece gözlerini devirmekle yetinirken, Yengeç o esnada pamuklu ev yastığını göğsüne biraz daha sıkı bastırıyor. Balık tam beş dakika boyunca sadece dalgaların kıyıya vuruşunu dinliyor ve tek kelime etmeden hıçkırıklara boğuluyor. Neden ağladığı sorulduğunda alacağınız cevap belli: “Deniz bana çok hüzünlü bir şeyler anlatıyor.” Deniz aslında hiçbir şey anlatmıyor, deniz bildiğimiz deniz. Ne var ki Balık için en ufak bir doğa olayı bile doğrudan şahsına iletilmiş kişisel bir mesaj, her dalga sesi kendi melankolisi için çalınan hüzünlü bir melodi olmak zorunda.

İlk gün nispeten sakin geçer. Yengeç yemek yapar. Nereden buldu malzemeyi? Sormayın. Yengeç her koşulda yemek yapar. Çölde kalsa kumdan börek açar. Akrep tek başına bir köşede ateş yakar ve ateşe bakar. Balık denize girer ve bir saat çıkmaz. Kimse merak etmez çünkü Balık suda yarı balıktır zaten.

2. Gün — Düzen Kurma Çabası (ve Çöküşü)

Sabah olur. Yengeç erkenden kalkar ve kahvaltı hazırlar. Kimse istememiştir. Kimse sormamıştır. Ama Yengeç kahvaltı hazırlamıştır çünkü bakım vermezse ölür. Sofrayı kurar, meyveleri güzelce dizir, yapraktan tabak yapar. Akrep uyanıp sofrayı gördüğünde kaşlarını çatar ve o şüpheci sorusunu yöneltir: “Bunu tam olarak neden yaptın?” Yengeç’in alt dudağı titremeye başlar, göz pınarları anında dolar. “Sadece biraz güzel görünsün istemiştim” diye mırıldanır. Akrep omuz silker, oturup meyveleri afiyetle midesine indirir ve tek kelime teşekkür etmez. Yengeç o sessizliği alır, zihnindeki kara kaplı deftere derin harflerle kazır. Bu nankörlük, beşinci gün şiddetli bir sinir krizi olarak kusulmak üzere özenle arşive kaldırılmıştır.

Tam o esnada Balık teşrif eder. Kahvaltıya geç kalmıştır çünkü sabah uçuşan bir kelebeğe takılıp ormanın derinliklerinde kaybolmayı başarmıştır. Saçlarına dallar dolanmış, bacağında ufak çizikler oluşmuştur ama yüzünde dünyayı kurtarmış gibi tuhaf, huzurlu bir tebessüm vardır. “O kelebek beni çok mühim bir yere götürmeye çalışıyordu” diyerek masaya oturur. Akrep dayanamayıp “Nereye?” diye sorar. Balık gayet umursamaz bir tavırla, “Bilmiyorum, uçup gitti” der. Akrep bu cevabı duyduğunda sağ gözünün şiddetle seğirdiğini hisseder ama çenesini kilitler, derin bir nefes alıp susar.

Öğleden sonra düzen tartışması başlar. Yengeç: “Görevleri bölüşelim, ben yemek yaparım, siz de…” Akrep: “Neden sen karar veriyorsun?” Yengeç: “Karar vermiyorum, sadece organize ediyorum.” Akrep: “Organize etmek karar vermektir.” İkisi birbirine bakar. Havada üç saniyelik bir gerilim asılı kalır. Balık araya girer: “Kavga etmeyelim, evrenin bizi buraya bir amaçla gönderdiğini düşünüyorum.” İkisi de Balık’a döner. Akrep: “Hangi amaç?” Balık: “Henüz bilmiyorum ama hissediyorum.” Akrep: “Hissetmek bilmek değildir.” Balık’ın gözleri dolar. Yengeç Balık’a sarılır. Akrep ateşin başına döner.

Düzen kurulmaz.

3. Gün — İlk Duygusal Patlama

Yengeç çatıdan sızan yağmur yüzünden gece ıslanmıştır. Ama ağlama sebebi yağmur değildir. “Kimse benim ne kadar emek verdiğimi görmüyor” der. Akrep: “Ne emeği, bir gündür buradayız.” Yengeç: “Bir gün mü? BEN DÜN AKŞAM HERKES İÇİN BALIK PİŞİRDİM VE KİMSE ELİNE SAĞLIK DEMEDİ.” Akrep bir saniye durur. “Güzeldi” der. Ama geç kalmıştır. Yengeç mutfağı yani iki taş ve bir çubuğu bırakır ve kumsala gider. Sırtı dönük oturur. Omuzları titrer.

Balık Yengeç’in yanına gider. Hiçbir şey söylemez. Sadece yanına oturur. İkisi yarım saat denize bakar. Bu, adanın en huzurlu ve en trajik görüntüsüdür: iki su burcu, kıyıda, sessizce, birbirinin acısını emerek oturuyor.

Akrep uzaktan izler. İçi kıpırdar ama yanlarına gitmez. Neden? Çünkü Akrep kırılganlığa yaklaşmaktan korkar. Kendisininle başa çıkamıyorken başkasınıyla nasıl başa çıksın? O gece ateşin başında tek başına oturur ve bir çubukla kuma bir şeyler çizer. Ne çizdiğini kimse görmez. Sabah silinmiş olacaktır.

4. Gün — İttifaklar ve Gizli Gündemler

Dördüncü gün adanın dinamikleri geri dönülmez biçimde değişir. Yengeç ve Balık artık ayrılmaz bir ikilidir. Beraber yemek pişirir, beraber yürüyüş yapar, beraber gözyaşı dökerler. Ağlama seanslarının ne belli bir saati vardır ne de mantıklı bir tetikleyicisi. Günde en az iki doz kesindir. Bir keresinde kumsalda yan yana dururken eşzamanlı bir hıçkırık krizine girerler. Sebep mi? Balık kumda paytak paytak yürüyen gerçek bir yengeç görür ve dönüp arkadaşına “İşte senin sembolün” der. Yengeç bu benzetmeye o kadar duygulanır ki, ikisi birden kumların üzerine çöküp birbirlerine sıkıca sarılarak ağlamaya başlarlar. Hayvan yengeç ise durup onlara bakar ve muhtemelen bu devasa tuhaf canlıların ne yapmaya çalıştığını anlamlandırmaya çalışır. Ama su grubu için hayvanlar da her şeyi duyar, anlar ve hatta içten içe dertlenip ağlar.

Akrep bu yeni ittifakı uzaktan, gözlerini kısarak izlemektedir. Ciddi anlamda rahatsızdır. Peki onu dışlamışlar mıdır? Kesinlikle hayır. Fakat Akrep zihniyeti, kurulan her türlü koalisyonu kendisine yöneltilmiş potansiyel bir tehdit olarak okur. Akşam karanlığı çöktüğünde usulca Balık’a yaklaşır. Sesinde o dondurucu soğukluk vardır: “Yengeç sana tam olarak ne anlattı?” Balık şaşkındır: “Sadece annesini çok özlediğini…” Akrep asla tatmin olmaz: “Başka?” Balık masumca omuz silker: “Başka ne olabilir ki?” Akrep gözlerini diker: “Her zaman anlatılmayan bir başka vardır.”

Balık bu cümleyi duyduğu an o soğuk ürpertiyi hisseder. Akrep’in sesindeki tonlamayı çok iyi tanır. Bu sıradan bir şüphecilik değildir; bu, geçmiş hayal kırıklıklarının ağır faturasıdır. Akrep zamanında o kadar çok ihanete uğramıştır ki, en ufak bir şefkat kırıntısının altında bile saklanmış bir bıçak aramak onun için nefes almak kadar doğal bir reflekse dönüşmüştür. Balık bunu o an tüm hücreleriyle anlar ve o gece kendi köşesine çekildiğinde, bu kez de Akrep’in o sert ve yorgun kabuğu için sessizce ağlar.

Tabii Akrep kendi arkasından acınarak ağlandığını bir öğrense, o saniye ikisini de adadan kesin bir dille kovar.

5. Gün — Büyük Patlama

Beşinci gün, o incecik buz tabakası nihayet çatırdar ve herkes dondurucu suya gömülür.

Olayın patlak verme sebebi dışarıdan bakıldığında incir çekirdeğini doldurmayacak bir detaydır. Yengeç her zamanki gibi mutfak nöbetindedir. Fakat bu kez Balık işgüzarlık yapıp sürece müdahale eder. Ormanın derinliklerinden bulduğu, buram buram iyot kokan tuhaf bir otu tencereye atarken, bunun mideye çok faydalı olduğunu savunur. Yengeç o saniye aklını kaçıracak gibi olur. “Benim yemeğime nasıl dokunursun” diye çıkışır ama asıl mesele o tencerenin içindeki ot değildir. Asıl mesele, milimetrik hesaplarla kurduğu o mutlak hakimiyet alanının ihlal edilmesidir. Yengeç için mutfak demek, sınırları çelik halatlarla çekilmiş şahsi bir mülktür; bakım vermek onun yegane varoluş biçimidir. Oraya izinsiz girmek, doğrudan Yengeç’in kimlik kartını yırtıp atmakla eşdeğerdir.

Tartışma saniyeler içinde alevlenir. Balık hemen o klasik savunma mekanizmasına geçip gözyaşlarına boğulur, sadece yardım etmek istediğini hıçkırarak anlatır. Yengeç taviz vermez, yardıma ihtiyacı olsa bunu açıkça talep edeceğini söyler. Bunun üzerine Balık adanın o rutubetli havasını bir anda kesecek o vurucu cümleyi kurar: “Sen hiçbir zaman yardım istemiyorsun ki! Sürekli sen veriyorsun, kimseden hiçbir şey almıyorsun ve bu da aslında basbayağı bir tür bencillik!”

Akrep tüm bu olan biteni kendi köşesinden, yüzünde tek bir kas bile oynamadan izlemektedir. Dışarıdan bakıldığında bir taş parçasından farksızdır ama içerideki o çok tanıdık alarm zilleri çalmaya başlamıştır. Duygusal kaos, Akrep’in hem en çok ürktüğü hem de yıllardır içinde yüzdüğü en bildik sularıdır. Balık’ın sarf ettiği o cümlenin ağırlığı doğrudan Akrep’in zihnine saplanır. Çünkü bu katıksız bir doğrudur ve Akrep dünyasında, doğrular karşısında boyun eğilmesi gereken tek keskin silahtır.

Akrep yavaşça ayağa kalkar ve adaya ayak bastıklarından beri ilk defa bu kadar uzun bir cümle kurmak için dudaklarını aralar. Gözlerini önce Yengeç’e diker. “İkiniz de aslında tamamen aynı şeyi yapıyorsunuz. Sen, sürekli birilerine bakım vererek etrafındaki insanları kontrol altında tutmaya çalışıyorsun.” Sonra bakışlarını Balık’a çevirir. “Sen, her şekle girip uyum sağlayarak gerçeklerden kaçıyorsun.” Ardından duraksar, bakışlarını kendi içine çevirir gibi bir an yutkunur. “Ve ben… Ben de araya kilometrelerce mesafe koyarak kendi kabuğumda korunuyorum. Üçümüzün de ödünün koptuğu şey tamamen aynı: Terk edilmek. Sadece bu korkuyu savuşturmak için seçtiğimiz yollar birbirinden farklı.”

Ortaya ağır, yutkunması zor bir sessizlik çöker. Yengeç yine ağlamaya başlar ama bu kez o klasik alınganlık gözyaşları değildir dökülenler; daha derin, daha sessiz bir yüzleşmedir. Balık da ağlar, fakat hayatında ilk defa tam olarak ne için ağladığının bilincindedir. Akrep mi? O elbette ağlamaz. Fakat ateşin titrek ışığında o sert bakışlarının ardındaki ince parıltıyı yakalayabilen yakalar. Ortada yanan ateş usulca çıtırdarken, dalgalar kıyıyı dövmeye devam eder. Zodyak’ın üç su burcu, hayatlarında ilk kez birbirlerinin gerçek yüzünü, yıllardır arkasına saklandıkları o kalın zırhlar olmadan görmektedir. Bu an, o ıssız kumsalın gerçek anlamda dönüm noktasıdır.

6. Gün — Yeniden Yapılanma

Altıncı gün ada farklı bir yerdir. Ya da aynı yerdir ama üzerindeki insanlar farklıdır.

Yengeç yemek yapar ama bu sefer Balık’a sorar: “Bir şey eklemek ister misin?” Bu cümle Yengeç için bir devrimdir. Kontrol paylaşmak, sevgiyi paylaşmaktır. Balık ormandan bir avuç nane getirir. Çorbaya koyarlar. Güzel olur.

Akrep ilk kez ateşin başına herkesi çağırır. “Gelin” der. Tek kelime. Ama o tek kelime Akrep dilinde bir davetiyedir, bir teslimiyettir, bir “Ben de buradayım”dır. Yengeç hemen gelir. Balık gelir ama önce denize son bir bakış atar çünkü Balık hiçbir şeye vedası olmadan gidemez. Bir dalgaya bile.

O gece konuşurlar. Gerçekten konuşurlar. Yengeç annesinden bahseder — ilk kez ağlamadan. Akrep ihanetlerinden bahseder — ilk kez öfkelenmeden. Balık kaybolma ihtiyacından bahseder — ilk kez romantize etmeden. Kimse kimseyi düzeltmeye çalışmaz. Kimse kimseye tavsiye vermez. Sadece dinlerler. Su burçlarının en iyi yaptığı şey aslında budur: dinlemek. Ama genelde birbirini değil, kendi iç seslerini dinlerler. Bu gece farklıdır.

Ateş söner. Kimse kaldırıp odun atmaz. Ay ışığında, üçü yan yana uzanır ve yıldızlara bakar. Yengeç: “Bu anı unutmak istemiyorum.” Akrep: “Unutmayacaksın, sen hiçbir şeyi unutmuyorsun zaten.” Balık: “Ben çoktan bunu bir anıya dönüştürdüm bile, şu an hatırlıyorum.” Akrep: “Balık, şu an yaşıyoruz, hatırlamıyoruz.” Balık: “Benim için farkı yok.”

Akrep gülümser. Gerçekten gülümser. Bu, adanın mucizesidir.

7. Gün — Tekne Gelir

Yedinci gün tekne gelir. Üçü kumsalda durur. Bavullar hazırdır. Yengeç’in bavulu geldiğinden iki kat ağırdır çünkü adadan taş, yaprak, deniz kabuğu toplamıştır. “Hatıra” der. Akrep’in bavulu aynı ağırlıktadır çünkü Akrep gereksiz şey taşımaz. Balık’ın bavulu nerededir? Balık bilmez. Dün gece bir yere koymuştur ama nereye koyduğunu hatırlamaz. Yengeç Balık’ın bavulunu bulur. Tabii ki bulur. Yengeç her şeyi bulur.

Tekneye binerler. Yengeç döner adaya bakar, gözleri dolar: “Hoşçakal ada.” Akrep dümdüz ileri bakar. Dönmez. Ama cebinde kumsaldan aldığı küçük bir taş vardır. Bunu kimseye söylemeyecektir. Balık teknenin kenarına oturur, ayaklarını suya sarkıtır ve adayla konuşur: “Bize iyi baktın.” Ada cevap vermez. Ama Balık bir cevap duyar.

Epilog — 1 Ay Sonra

Yengeç, Akrep ve Balık’ı bir WhatsApp grubuna ekler. Grubun adı: “Ada Kaçkınları 🌊” Yengeç her gün gruba bir şey atar: adadan çektiği fotoğraflar, yemek tarifleri, “Sizi özledim” mesajları. Akrep grubu sessize almıştır ama her mesajı okur. Cevap yazmaz. Ama okur. Balık gruba bir gece yarısı uzun bir ses kaydı atar. On iki dakikadır. İçinde rüzgâr sesi, dalga sesi ve Balık’ın “O geceyi çok düşünüyorum” dediği bir cümle vardır. Geri kalanı sessizliktir.

Kimse o ses kaydını silmez.

Yengeç onu haftada bir dinler.

Akrep onu bir kere dinlemiştir ama ezbere bilir.

Balık onu attığını unutmuştur. Ama bir gece, uykusuz, telefonunu karıştırırken bulur ve kendi sesini duyunca ağlar. Neden ağlar? Çünkü o ses kaydındaki insan mutluydu. Ve Balık, mutlu olduğu anları hatırlamaktan daha çok acı veren bir şey bilmez.

*Bir su burcuyla mahsur kalmaya hazır mısın?*