12 Burcun Terapisti Olsan İlk Kimi Bırakırsın?
hayali bir terapistin zihinsel çöküş günlüğü.
Evrenin sana verdiği o muazzam cezayı düşün. On iki farklı danışan, on iki farklı burç ve tek bir ortak nokta: Hiçbiri senden başka kimseyi dinlemiyor, pardon, seni de dinlemiyorlar! Sen o deri koltukta yavaş yavaş erirken, karşından gökyüzünün en nadide arızaları tam kadro geçit yapıyor. Not defterin doldu taştı, sabır taşın çoktan un ufak oldu ve ofisteki ilaç dolabıyla aranızda tutkulu bir bakışma başladı.
Günün en yakıcı sorusu şu: Bu zihinsel çöküş karnavalında ilk kapıyı kime gösterirsin?
12. Sırada Bırakırsın: Oğlak
Oğlak burcunu kapıya koyamazsın, çünkü o koltukta oturup terapiye gerçekten ihtiyacı olan yegane kişi muhtemelen odur. Ve işin trajikomik yanı, bunu evrenin sonuna kadar inkar edecektir! Seansa ceketinin düğmelerini ilikleyerek girer ve “Ben gayet iyiyim, sadece ruhsal algoritmalarımda biraz optimizasyon talep ediyorum” der.
Duygularını sana sanki çeyrek dönem finansal raporuymuş gibi sunar. “Dün akşam ağladım, evet. Ancak zaman planlamama uygun, oldukça verimli ve hedefe yönelik bir ağlamaydı” cümlesini hiç gözünü kırpmadan kurabilecek tek canlı türü Oğlaktır.
Seni fiziksel olarak yorar mı? Hayır, faturayı zamanında öder ve seans dakikalarına harfiyen uyar. Peki seni derin bir endişeye sürükler mi? Kesinlikle! Çünkü o koltuğa her yerleştiğinde, içindeki o zavallı beş yaşındaki çocuğu beton döküp yedi kat dibe gömdüğünü iliklerine kadar hissedersin. Ancak bir profesyonel olarak, onun o sarsılmaz profesyonelliğine şapka çıkarırsın. Onu bırakamazsın. Belki bir gün, o yenilmez buzdağı çatırdar ve kusursuz duvarları yıkılır diye beklersin. Ve o büyük kırılma anı geldiğinde, biletini en ön sıradan almış bir terapist olarak kesinlikle o odada olmak istersin.
11. Sırada Bırakırsın: Başak
Başak burcu terapiye öyle bir hazırlıkla gelir ki, koltuğa oturduğunda seansı senin mi yoksa onun mu yönettiğine dair kısa süreli bir kimlik karmaşası yaşarsın. İçeri girerken elinde renk kodlarıyla ayrılmış bir not defteri, altı çizilmiş güncel psikoloji makaleleri ve büyük ihtimalle mesleki gelişimine katkısı olsun diye sana önereceği bir kitap vardır.
İlk üç seans rüya gibidir, adeta bir yüksek lisans tez savunması tadında, kusursuz geçer. Başak, kendi sorunlarını bir cerrah titizliğiyle masaya yatırır, zehirli davranış kalıplarını şıp diye bulur ve gözlerinin içine bakıp, “Evet, bunun temelinde yatan kaçıngan bağlanma stilim, çocukluğumdaki şu travmaya dayanıyor, biliyorum” der.
Sonra ne mi olur? Koca bir hiç. O muazzam analizlerin, o parlak teşhislerin tek bir zerresini bile gerçek hayata uygulamaz. Dördüncü seansta karşına geçer ve tamamen aynı hataları, aynı felaketleri anlatır. Ama bu kez araya minik, sinir bozucu bir fark ekler: Bunları devasa bir farkındalıkla anlatır. Sanki sorunun adını koymak, o sorunu ortadan kaldırmak için yeterliymişçesine aydınlanmış bir edayla süzülür.
Bu durum senin sinir uçlarınla oynar mı? Kesinlikle. İçinden o renkli not defterini fırlatıp atmak gelir. Ama onu kapıya koymazsın. Bırakamazsın. Çünkü Başak’ın asıl büyük trajedisinin kendine karşı duyduğu o bitmek bilmez, korkunç acımasızlık olduğunu çok iyi bilirsin. Eğer onu seanslardan kovarsan, kafasının içindeki o zehirli eleştirmene, “Gördün mü, sen zaten düzeltilemez bir vakasın, terapistin bile pes etti” dedirtmiş olursun. Ve bir terapist olarak, o iç sese bu zaferi asla hediye edemezsin.
10. Sırada Bırakırsın: Kova
Kova ilk seansa tam bir sosyolojik deney gözlemcisi rahatlığıyla teşrif eder ve koltuğa tam olarak yerleşmeden o meşhur giriş cümlesini kurar: “Ben aslında bu terapi konseptine pek inanmıyorum ama antropolojik bir deneyim olsun diye şu an buradayım.” İkinci randevunuzda kendi çocukluk travmaları yerine insanlığın kolektif bilinçdışını tartışmaya açar. Üçüncü seansta ise vizyonunu genişletmen için sana oldukça niş bir podcast serisi ödev verir. O entelektüel zırhı delip de kendi fani duygularına, o sıradan insani dertlerine nihayet inebilmeniz için rahat bir dört seans daha devirmeniz gerekir.
Ve o an geldiğinde bile duygularını birinci tekil şahısla yaşamaz! Gözlerini ufka dikip son derece akademik bir dille, “Ben üzgün falan değilim. Sadece çarpık toplumsal yapıların, bireysel ruh sağlığını nasıl sistematik bir şekilde sabote ettiğini gözlemliyorum” der. Kendi kişisel acılarını, bir uzay belgeseli sunuyormuş gibi dışarıdan anlatır.
Peki bu duygusal kaçak göçmeni neden kapı dışarı etmezsin? Çünkü bütün o süslü, mesafeli analizlerin arasında, çok nadiren de olsa bir an gelir ve cümlenin tam ortasında sesi aniden kırılır. İşte o milisaniyelik kırılma anında, maske düşer ve karşında koskoca evrendeki en yalnız, en anlaşılmamış insanı görürsün. Bütün o sistem eleştirilerinin ardında saklanan o derin kimsesizlik sana öyle bir dokunur ki, sırf o kısacık, sahici anlara tanıklık edebilmek için Kova’yı bırakmaya kıyamazsın.
9. Sırada Bırakırsın: Boğa
Boğa burcu terapi odasına adım atar çünkü içten içe bir şeylerin fena halde ters gittiğini sezer, lakin bunun adını bir türlü koyamaz. Karşına geçer, omuzlarını çökertip “Bilmiyorum, sadece üstümde anlamsız bir ağırlık var” der. Ve tebrikler, artık nur topu gibi bir cümlen oldu, çünkü önünüzdeki kesintisiz altı ay boyunca, istisnasız her seansta duyacağın tek dişe dokunur beyan bu olacaktır.
Konfor alanından bir milimetre bile sapmamak için seninle adeta varoluşsal bir inatlaşmaya girer. Hayatında minicik bir değişim rotası çizersin, karşında betonarme bir direnç bulursun. Olaylara farklı bir pencereden bakmasını teklif edersin, sana o sarsılmaz gelenekçi gururuyla “Ama ben bunu kendimi bildim bileli böyle yaptım” restini çeker. Bir Boğa ile terapi seansı yürütmek, kelimenin tam anlamıyla devasa bir buzulun erimesini izlemek gibidir: Evet, ortada kesinlikle bir ilerleme vardır ama bu süreç ne yazık ki tamamen jeolojik zaman ölçeğinde işler.
Bu koskoca durağanlık seni çıldırtır mı? Çoğu zaman o not defterini kemirme isteği uyandırır. Fakat o deri koltuğa kök salmış Boğa’dan asla vazgeçmezsin. Çünkü günün birinde, senin tamamen sıradan geçeceğini sandığın o hiç beklenmedik seansta, yıllardır sırtında bir hamal gibi taşıdığı o devasa duygusal enkazı sessizce masanın üzerine bırakıverir. O muazzam kabulleniş ve rahatlama anına şahit olduğunda, geçen bütün o ayların yorgunluğu silinir gider. Sabreden terapist o gün en büyük zaferini kazanır. Bırakamazsın.
8. Sırada Bırakırsın: Terazi
Terazi terapi odasına adeta florasan lamba yutmuş gibi parlak ve kusursuz bir tebessümle süzülür, içeri girdiği an aydınlatma faturasından tasarruf ettiğini hissedersin. Sorarsan dünyada dert bitmiş, her şey mükemmel bir ahenge kavuşmuştur. Arkadaşları birer kanatsız melek, romantik ilişkisi ise gişe rekorları kıran bir Hollywood romantik komedisi kıvamındadır.
Sonra kalp ritmini bozan kaçınılmaz an gelip çatar. Derin bir nefes alınır, gözler nazikçe halı desenlerine doğru kaçırılır ve efsanevi cümleye başlanır: “Ama bazen…” Koltukta sabırla beklersin. Cümlenin sonu bugün gelmez. Haftaya da gelmeyecektir. Yarım kalmış kelimeler, ofisin tavanında bir hayalet gibi asılı kalır ve asla tamamlanmaz.
Terazinin asıl meselesi, ortada bir kriz bulunduğunu inkar etmek falan değildir. Asıl büyük kabus, krizin tam olarak kimin başının altından çıktığını açıkça dile getirmektir. Çünkü birini hedefe koyup suçlamak, kutsal terazi kefelerini sarsacak ve uğruna savaş verilen dengeyi yerle bir edecektir. Denge bir kez sarsıldığında, Terazi burcu kaotik boşlukta nasıl var olacağını, nasıl oksijen alacağını bilemez.
Peki bu diplomatik kaçış ustasını neden kapı dışarı etmezsin? Çünkü tatlı, her şeye uyum sağlayan tebessümün hemen arkasında fokur fokur kaynayan devasa, bastırılmış öfkenin ayak seslerini duyarsın. Deri koltukta sabırla bekler, günün birinde içerdeki volkanın sağlıklı bir sınır çizme eylemiyle, görkemli bir şekilde patlamasını umut edersin. Ancak not defterine karalamalar yaparken içten içe acı gerçeği de çok iyi bilirsin: Beklenen devasa patlama muhtemelen hiçbir zaman yaşanmayacak.
7. Sırada Bırakırsın: Yay
Yay terapi koltuğuna asla zamanında varmaz. Zaten ilk birkaç randevuyu son dakika uçağına yetişiyormuşçasına büyük bir rahatlıkla çoktan ertelemiştir. Nihayet kapıdan içeri süzüldüğünde ise karşında son derece enerjik, yüzünde güller açan bir gezgin durur. “Ah, bu hafta o kadar çok şey yaşadım ki!” diyerek coşkuyla söze girer, ancak ağızdan dökülen kelimelerin hiçbirinde bir milimetre bile duygusal derinlik bulamazsın.
Yaşanan her olay kamp ateşinde anlatılacak eğlenceli bir anı, çekilen her acı şenlikli bir hikaye, her çocukluk travması ise ruhsal bir sırt çantalı yolculuk metaforundan ibarettir. Gözleri kocaman açıp “Ama inanın, bütün bu olanlardan devasa dersler çıkardım” cümlesi kurulduğunda, aslında ortada zerre kadar öğrenilmiş bir ders bulunmadığını, zihnin çoktan bir sonraki kaotik maceraya yelken açtığını adım gibi bilirsin.
Peki bu iflah olmaz duygusal turisti neden ofis dışına şutlamazsın? Bırakamazsın. Gerçi bazen seansın tam ortasında dalgınlıkla pencereden dışarı bakar ve “Karşımdaki beden acaba şu an beni gerçekten duyuyor mu?” diye varoluşsal krizlere sürüklenirsin. Cevap son derece acımasız ve nettir: Hayır, kesinlikle dinlemiyor. Fakat her hafta o deri koltuğa geri dönmeye, aynı hevesle yepyeni felaketleri şaka gibi anlatmaya devam eder. Terapist olarak da bu neşeli sağırlar diyaloğunu, bu akıl almaz paradoksu çözmeye çalışarak kendi sabır sınırlarını zorlamaktan asla vazgeçemezsin.
6. Sırada Bırakırsın: Koç
Koç burcu terapi odasına adeta bozulan bir beyaz eşyayı servise bırakıyormuş gibi pratik bir aciliyetle dalar. Kapıdan girerken etrafa yayılan telaşlı enerji tamamen “Şu gevşeyen vidayı hemen sıkalım, arızayı giderelim ve ben acilen işime gücüme döneyim” şeklindedir.
İlk randevuda sorunun tam olarak ne olduğunu zaten bildiğini gayet net bir şekilde ilan eder. İkinci görüşmeye gelindiğinde ise, teşhisi koyduğu gibi çözüm reçetesini de bizzat kendisi yazmıştır. Üçüncü seansta artık dayanamayıp beklenen can alıcı soruyu yöneltirsin: “Madem her şeyi kendi başına hallettin, peki şu an bu koltukta tam olarak ne arıyorsun?”
İşte tam bu saniyede zaman durur. Havada asılı kalan kısacık sessizlik var ya, koca terapi sürecinin bütün sırrı, bütün ağırlığı tamamen bu ufacık duraksamanın içine saklanmıştır. Ancak saniyeler içinde aniden silkilenir, görünmez şövalye zırhını hızla geri kuşanır ve “Haklısın ya, aslında gayet iyiyim!” diyerek konuyu kapatır. Halbuki buradaki “iyiyim” beyanı, dünya tarihindeki en çelikten örülmüş savunma mekanizmasıdır.
Peki bu aceleci kriz çözücü neden kapı dışarı edilmez? Çünkü haftalar boyu pusuya yatıp, saniyelik savunmasız duraksama anının günün birinde mucizevi bir şekilde tam beş dakikaya uzamasını beklersin. Deri koltukta sabrederken çok iyi bilirsin ki, kalın zırhın ardındaki gerçek duygulara ulaşmak için sadece beş dakikalık bir açık kapı bile fazlasıyla yeterli olacaktır.
5. Sırada Bırakırsın: Aslan
Aslan terapi koltuğuna değil, adeta kırmızı halıya adım atar gibi giriş yapar. Kapı kapandığı an ofisteki o kasvetli loşluk dağılır, yerine gişe rekorları kıran görkemli bir melodramın prömiyeri başlar. En sıradan hayal kırıklıkları bile Oscar töreninde yapılacak şükran konuşması kıvamında, titreyen ama karizmasından zerre ödün vermeyen bir ses tonuyla aktarılır. Mendil kutusuna uzanışta bile göz kamaştıran bir koreografi yatar.
Buradaki asıl kriz, iyileşme çabasından ziyade ayakta alkışlayacak sadık bir seyirciye ihtiyaç duyulmasıdır. Çiğ, çirkin ve sıradan kırılganlıklar bu sahneye asla davet edilmez. “İçindeki savunmasız çocuğu konuşalım” dendiğinde, karşında altın varaklı tahtında oturan ve tebaasına gururla el sallayan bir hükümdar bulursun. Şahsi acılar fani bir insanın dertleri gibi yaşanmaz, anında bütün evrenin ortak yasına, destansı bir trajediye dönüştürülür.
Böyle tek kişilik bir dev kadroyu yayından kaldırmak ise mesleki açıdan imkansızdır. Çünkü bunca şatafatın, yüksek bütçeli devasa prodüksiyonun tam arkasında gizlenen, sadece sevilmek ve onaylanmak isteyen gerçek insanı yakalamak artık kişisel bir takıntıya dönüşmüştür.
4. sırada bırakırsın: Akrep
Görüşme başladığı an gözlerini doğrudan senin ruhunun en karanlık dehlizlerine dikerek huzurlu ofisi anında bir FBI sorgu odasına çevirir. Kendi sorunlarını anlatmak yerine, seans boyunca sadece sessizce oturup terapistini baştan aşağı analiz eder. “Geçen haftadan beri ses tonunuzda belirgin bir titreme var, sanırım kendi içsel korkularınızla yüzleşmekte ciddi zorluk çekiyorsunuz” dendiği saniye, masanın arkasındaki mesleki kimliğin un ufak olur. Kendi güvenli ofisinde kendini köşeye sıkışmış bir rehine gibi hissedersin.
Akrep terapi odasına şifa bulmaya değil, adeta yüksek rütbeli bir sorgu müfettişi gibi seni çapraz ateşe tutmaya gelir. Deri koltuğa yerleştiği an o huzurlu ofis anında yüksek güvenlikli bir sınav merkezine dönüşür. Gözlerini doğrudan ruhunun en kuytu köşelerine dikip, son derece tehlikeli bir sakinlikle “Sence geçen gün o hamleyi tam olarak neden yaptım?” diye sorar. Sakın büyük bir aydınlanma yaşatacağını sanma, zaten cevabın en karanlık versiyonunu çok iyi biliyordur! Buradaki tek amaç, masanın karşısındaki diplomaların hakkını verip veremediğini, zeka seviyeni ve o zifiri karanlık sularda boğulmadan yüzebilme kapasiteni acımasızca test etmektir.
Bu aşılmaz çelik kasayı aralayıp minicik bir güven kırıntısı koparabilmek, tam altı ay gibi bir ömür törpüsüne mal olur. Fakat altıncı ayın sonunda, tam da “Artık aramızda terapötik bir bağ kuruldu” diyerek gardını indirdiğin o rehavet anında, ortaya öyle dondurucu, öyle zehirli ve keskin bir tek cümle bırakılır ki… Gece eve döndüğünde yatağa uzanıp bütün bir hafta boyunca karanlık tavana bakarak mesleğini sorgularsın.
Sahip olunan bu korkunç psikolojik derinlik, terapist için aynı anda hem muazzam bir mesleki lütuf hem de iflah olmaz bir lanettir. Şimdiye kadar o koltukta ağırladığın en zorlayıcı vakadır, çünkü kazdığı zihinsel kuyu o kadar dipsizdir ki, elinde cılız bir fenerle o labirente indiğinde bizzat kendi yolunu kaybedeceğinden ölümüne korkarsın. Peki bu yürüyen gizem yumağını dosyalar arasından çıkarıp atabilir misin? Asla. Yolları ayırmak imkansızdır. Ortada ürpertici, karanlık bir saygı vardır. Üstelik kapı dışarı edersen, bütün mesleki ve kişisel sırlarını telepati yoluyla öğrenip internette ifşa edeceğinden ölümüne korkarsın. O karanlık cazibe ve merak duygusu, dehşete her zaman galip gelir. Bırakmak yerine sessizce telefonuna sarılır ve kendi süpervizörünü arayıp destek seanslarını acilen haftada üç güne çıkarırsın.
3. Sırada Bırakırsın: Yengeç
İlk randevuda daha ceket askıya asılmadan gözyaşları sel olup akmaya başlar. İkinci seansta ofisin nem oranı giderek artar, mendil stokları alarm verir. Üçüncü görüşmede kapıdan içeri beklenmedik kocaman bir tebessümle girilir, “Aslında bu hafta gerçekten harikaydım!” müjdesi verilir ve hemen ardından yepyeni, coşkulu bir ağlama krizine geçiş yapılır.
Buradaki temel mesele kesinlikle duygusal bir tıkanıklık falan değildir, asıl felaket, zihinde herhangi bir duygu seleksiyonu filtresinin bulunmamasıdır. Yaşanan her olay, ruhsal bariyerlere tam olarak aynı devasa şiddette çarpar. Süpermarketteki kasiyerin fişi uzatırken hafifçe ters bir bakış atması ile on yıllık destansı bir ilişkinin bitmesi, peçete kutusunda tıpatıp aynı tahribatı yaratır. Her şeye eşit miktarda, evrensel bir trajedi sosu dökülür.
Seans boyunca şahsi sınırların ne kadar hayati olduğu üzerine muazzam bir manifesto yazılır. Başlar hararetle sallanır, “Kesinlikle, bu sefer o duvarları örüyorum!” nidaları atılarak kararlı yeminler edilir. Fakat ofisin kapısı kapandığı saniye eve doğru yürürken derhal anne aranır ve anne ne derse kelimesi kelimesine uygulanır. Elbette bir sonraki kırk beş dakikalık görüşme boyunca annenin ne kadar baskıcı ve müdahaleci olduğundan hıçkırıklarla şikayet edilecektir. Bu döngü öylesine kusursuz bir sonsuzluğa sahiptir ki, kendi etrafında dönen duygusal bir hortum gibi aklını başından alır.
Peki dosyayı neden kapatıp arkanı dönmezsin? Bırakmanın eşiğine defalarca gelirsin çünkü haftalar boyu düpedüz sağır bir duvara konuştuğunu hissedersin. Ama bu duvar bildiğimiz tuğladan yapılmamıştır. Son derece yumuşak, süngerimsi ve sürekli nemli bir duvardır bu. Ve o dinmek bilmeyen ıslaklığın hemen arkasında, derinlerde bir yerlerde, gerçekten iyileşmek için can atan birinin saklandığına inanırsın. Muhtemelen. Umarız.
2. Sırada Bırakırsın: İkizler
İkizler terapi odasından içeri her adım attığında, karşındaki deri koltuğa yepyeni bir kimlik oturur. Pazartesi sabahı devasa bir varoluşsal krizin dibinde kıvranırken, çarşamba öğleden sonra seramik yapımı gibi taze bir hobiyle ani bir aydınlanma yaşanır. Cuma seansına gelindiğinde ise ayaklar uzatılıp, “Biliyor musun, düşündüm de aslında ben harikayım!” diyerek bütün psikoterapi bilimi tek kalemde çöpe atılır.
En derin travmaların konuşulduğu anlar bile koca bir sürpriz yumurtadır. Gözyaşları içinde anneyle yaşanan yıkıcı bir anı anlatılırken, cümlenin tam ortasında nefes bile almadan frekans değiştirilir. Bir anda gözler kısılır ve masanın öteki tarafına doğru, “Bu anlattıklarım sende Freudyen bir altyapı çağrıştırdı mı? Biliyor musun, ben de aslında terapist olmayı çok ciddi düşünüyorum” diyerek seansın direksiyonu gasp edilmeye çalışılır. Bu eşsiz, ele avuca sığmaz zihinle çalışmak, kıpır kıpır bir kelebeği mantar panoya iğneyle sabitlemeye çalışmak gibidir, hem fiziksel olarak imkansız hem de etik açıdan son derece tartışmalıdır!
Büyük umutlarla, sayfalara yayılan kusursuz bir terapi planı hazırlarsın. Gelecek hafta ofise gelindiğinde, böyle bir planın evrende var olduğu bile tamamen hafızadan silinmiştir. Kararlı bir şekilde tek bir duygunun üzerine gitmeye niyetlenirsin, fakat daha cümlenin sonuna varmadan o tek duygu, amip gibi bölünerek üç bambaşka hisse daha dönüşüverir. İpin ucunu yakalamak imkansızlaştığı için dosyayı kapatıp meslekten istifa etmenin eşiğine defalarca gelirsin.
Peki bu baş döndürücü lunapark treninden neden inmezsin? Çünkü bütün o kulakları sağır eden zihinsel gürültünün, durmak bilmeyen şovun ve değişen maskelerin tam altında, köşeye sinmiş çok sessiz, çok ufak bir çocuk yatar. Ve o minik çocuğun yarattığı bunca kaosun içinde koparmak istediği tek bir onay, fısıldadığı tek bir yakarış vardır: “Ne olur beni gerçekten duy.” Havada milyonlarca kelime uçuşur ama hepsi günün sonunda sadece bu devasa ve tek talebin etrafında döner durur. Bırakamazsın.
1. Sırada — Yani İLK Bırakırsın: Balık
İşte mutlak zirve. Zihinsel çöküşün büyük, görkemli finali. Listede ilk sırayı alır ve evet, Balık burcunu kesinlikle bırakırsın.
Terapi odasına ilk adım atıldığında masaya son derece mistik bir rüya bırakılır. İkinci seansın ana konusu, şaka gibi ama, geçen haftaki rüya hakkında görülen yepyeni bir rüyadır. Üçüncü randevuya gelindiğinde ise karşındaki o buğulu gözler sana kilitlenir ve “Seninle aramızda çok derin, ruhsal bir bağ olduğunu hissediyorum” cümlesi fısıldanır. Tam o saniye, ofisteki bütün profesyonel sınır alarm zilleri aynı anda, sağır edici bir şekilde çalmaya başlar.
Balık burcu için terapi bir tedavi süreci falan değildir, başlı başına romantikleştirilmiş bir ilişki biçimidir. Seans biter, akşamına telefonuna uzun, destansı bir mesaj düşer: “Bugün kurduğun o son cümle ruhuma çok dokundu, akşam oturup bununla ilgili bir şiir yazdım.” İşin en korkunç, en sinir bozucu kısmı nedir biliyor musun? Yazılan şiir gerçekten çok güzeldir! Ve bu edebi yetenek, durumu içinden çıkılmaz, çok daha zor bir hale sokar.
Masanın arkasından mecburi bir sınır koymaya kalkarsın. Gözyaşları sel olur. Dayanamayıp o sınırı usulca geri çekersin. Anında bu esnekliğe alışılır. Gücünü toplayıp yepyeni, daha sert bir sınır çizersin. Bu sefer ağlamak yerine çok daha tehlikeli bir silah çekilir: Anlayış. “Biliyorum, haklısın, ben bunu hayatımdaki herkese yapıyorum” denir. Bu öyle sarsıcı bir cümledir ki, içinde hem devasa bir farkındalık hem de mutlak bir teslimiyet barındırır. Artık bir şeylerin değişeceğine dair inancın yeşerir. Tabii ki hiçbir şey değişmez. Fakat bu değişmeme hali sana öyle estetik, öyle şiirsel bir dille anlatılır ki, masanın arkasında neredeyse ikna olup kendi diplomandan şüphe edersin.
Balık burcunun sahip olduğu en ölümcül özellik ise günün birinde kalkıp terapistini, yani bizzat seni, kurtarmaya karar vermesidir. Kapıdan içeri girilir, deri koltuğa oturmadan önce yüzüne derin derin bakılır ve o meşhur, sonu getiren soru sorulur: “Sen bugün çok yorgun görünüyorsun, gerçekten iyi misin?”
İşte tam o saniye acı gerçeği bütün hücrelerinde hissedersin: Kurulan bu bağ artık kesinlikle terapötik değildir. İkiniz de zifiri karanlık, derin bir suyun altındasınızdır. Balık o derinlikte solungaçlarıyla sonsuza dek huzurla yaşayabilir, ama sen fani bir terapist olarak o basıncın altında nefes alamazsın.
Mecburen bırakırsın. Etik kurallar gereği, mesleki yeminler gereği ve en önemlisi salt insani hayatta kalma içgüdüleriyle o dosyayı kapatmak zorundasındır.
Fakat geceleri yastığa başını koyduğunda, karanlık tavana bakarken gizli gizli o yazılan şiiri düşünürsün.










