Wolf River’da Bir Orfeus:
Altın Yele ve Suyun Hafızası
Jeff Buckley’nin dünyaya inişi, bir müzik ikonunun doğuşundan ziyade, yanlış yüzyıla sürgün edilmiş bir Rönesans ruhunun yeryüzündeki kısa ve sarsıcı misafirliği gibidir. 1966 yılının 17 Kasım gecesinde gökyüzü, ona öyle bir harita çizmiştir ki, ne kadar direnirse dirensin, hikayenin final sahnesinin nerede çekileceği daha ilk nefesinde bellidir. İnsanlar ona baktığında, Yükselen Aslan’ın o göz kamaştırıcı, mağrur ve güneş gibi parlayan vitrinini gördüler. Gür saçları, sahneyi bir mabet gibi dolduran aurası ve o “dokunulmaz” karizması, Aslan’ın dünyaya sunduğu en görkemli illüzyondu. O, dışarıdan bakıldığında hayatı kutlayan bir Dionysos heykeli gibi duruyordu; ancak bu sadece bir kabuktu. Çünkü astrolojinin değişmez yasası şudur: Maske ne kadar parlaksa, ruhun saklandığı mahzen o kadar karanlıktır.
4. Evin Karanlık Kuyusu
Bu parlak Aslan maskesini kaldırdığınızda, altından zodyağın en tekinsiz, en derin ve en yaralı arketipi çıkar: Akrep. Jeff’in haritasının yöneticisi olan Güneş, gökyüzünün tepe noktasında değil, haritanın en dip, en rutubetli odası olan 4. evde, “kökler ve atalar” evinde hapsedilmiştir. Bir insanın Güneş’i buraya düştüğünde, o kişi geleceğe değil, sürekli geçmişe, toprağın altına ve atalarının hayaletlerine bakarak yaşar. Üstelik bu Güneş yalnız değildir; sınırları eriten, gerçekliği büken ve zehirleyen Neptün ile koyun koyunadır. Merkür Venüs ve Güney Ay Düğümü de 4. Evde Akrepte Neptün’le kavuşumdadır. Tıpkı sevgilisi için yeraltına inen mitolojik atası Orfeus gibi, Jeff de sesiyle taşları yumuşatabilen ama kaderinde o karanlık nehirlere inmek yazılı olan trajik ozanların son halkasıydı. O şarkı söylemiyor; 4. evindeki o derin kuyudan, hiç tanımadığı babası Tim Buckley’nin yarım kalmış çığlıklarını, genetik bir miras gibi yukarı çekiyordu. Güneş-Neptün kavuşumu, babayı bir ebeveyn olmaktan çıkarıp, damarlarda dolaşan bir “yok olma arzusuna” dönüştürmüştü. Tim Buckley eroinle, yani Neptünyen bir sıvıyla eriyip gitmişti; Jeff ise aynı gezegenin etkisiyle kendi gerçekliğini müzikte eritiyordu.
Bu kaotik ve sisli ruh halini bir forma sokan, onu bir gürültüden “sanata” dönüştüren şey ise Başak burcundaki Uranüs ve Plüton’la birleşen Mars’ıydı. Jeff’in elleri, bir cerrahın elleri kadar titizdi. O, içindeki o devasa Akrep-Neptün yangınını, Başak’ın o mükemmeliyetçi ve obsesif işçiliğiyle notalara döküyordu. Gitarına dokunuşu rastgele değildi; her akor, her geçiş, ruhundaki o kaosu hizaya getirme çabasıydı. O, acıyı estetik bir katedrale dönüştüren bir zanaatkardı. Ancak duyguları… Duyguları bu dünyaya ait değildi. Kova burcundaki Ay’ı, ona bir insan sıcaklığı değil, ayrıksı bir mesafe veriyordu. O, en tutkulu aşk şarkılarını söylerken bile, aslında kimseye ait olamayan, camın arkasından bakan, bavulu her zaman kapıda duran o “öteki”ydi. Nusrat Fateh Ali Khan’dan Edith Piaf’a uzanan o geniş ve eklektik müzikal yelpazesi, bu sınırsız Kova doğasının bir tezahürüydü.
Suyun İçindeki Makine
Ve kader, başladığı gibi değil, yazıldığı gibi bitti. Bir Yükselen Aslan için “Ölüm ve Dönüşüm” kapısı, yani 8. Ev, Balık burcudur. Balık sudur, okyanustur, sınırsız ve dipsiz bir maviliktir. Jeff’in haritasında bu su dolu evde, zamanın ve karmanın efendisi Satürn nöbet tutuyordu. Satürn, girdiği yeri ağırlaştırır ve somutlaştırır; Balık’taki Satürn, “suyun dibindeki taş” ve “suyun içindeki makine” demektir. Wolf River’ın o ılık akşamında suya girdiğinde, bu, haritasındaki elementlerin nihai dengelenmesiydi. Aslan’ın ateşiyle yanan ve Akrep’in zehriyle kavrulan o ruh, huzuru ancak Balık’ın sularında bulabilirdi.
O gün nehirde “Manasquan” adlı römorkör geçtiğinde, Satürn’ün temsil ettiği o devasa makine gücü, suyun altında kaçınılmaz bir girdap yarattı. Kova Ay’ının verdiği o kopuk kabullenişle, Led Zeppelin mırıldanarak girdiği o su, ona düşmanlık etmedi. Satürn’ün yerçekimi, onu ait olduğu o sessizliğe, babasının ve Neptün’ün krallığına nazikçe ama kesin bir dille davet etti.











