Güneş Uranüs Açıları: İtaat Etmeyi Unutanlar

Güneş Uranüs Açıları: İtaat Etmeyi Unutanlar

Güneş ile Uranüs’ün o gerilimli karesi, kavuşum ya da karşıtlığı, haritada sakin bir karakter değil, adeta bir elektrik kaçağı yaratır. Lügatlarından “itaat” kelimesini asetonla silmiş, yerine neon ışıklarla yanıp sönen devasa bir “NEDEN?” tabelası asmışlardır. Birisi onlara “sağa dön” dediğinde direksiyonu sola kırmaları, yön duygularının bozukluğundan değil, o emri veren otoritenin suratındaki şaşkınlığı izlemekten aldıkları hazdan ileri gelir. Pusulaları, herkesin tıpış tıpış gittiği o garantili kuzeyi asla göstermez. İbreleri hep kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği, ısırgan otlarıyla kaplı o tekinsiz patikalara dönüktür. “Eski köye yeni adet getirme” diyen hantal sistemler bu bünyelerde döküntü yapar ve bu kaşıntının yegâne merhemi, kurulu düzenin vidalarını biraz gevşetmektir.

Ortalamanın Faşizmine Karşı Şık Bir Başkaldırı

Ortaya koydukları isyan, sabah uyanıp sebepsizce huzursuzluk çıkaran ergen tavrı değildir. Bu daha çok, ruhlarına birkaç beden dar gelen o “standart vatandaş” gömleğini dikiş yerlerinden patlatma refleksidir. Herkesin uslu çocuklar gibi hizaya girdiği o banka kuyruklarında onları aramak beyhude bir çabadır. Çünkü onlar o sırada ya kuyruğun geometrik saçmalığını yüksek sesle eleştiriyorlardır ya da herkesin peşinden koştuğu o ödülün çoktan demode olduğuna kanaat getirip kendi icat ettikleri bir kestirme yoldan çitlerin üzerinden atlıyorlardır. Toplumun “elalem ne der” diye önünde ceket iliklediği o asırlık putların karşısına geçip, dudak kenarında müstehzi bir kıvrımla “Bütün numaranız bu kadar mı?” diye sormaktan çekinmezler. Onları bir tanıma ya da kalıba sıkıştırmaya çalışmak, cıvayı çıplak elle tutmaya benzer. Siz daha hamlenizi yapmadan parmaklarınızın arasından kayıp gider, şekil değiştirir ve en beklenmedik anda, en olmadık yerde tekrar karşınıza dikilirler.

Özgürlük, sabah kahvaltısında ekmek banıp yedikleri bir gıda değil, atmosfer basıncı gibidir azıcık düştüğünde vurgun yemiş gibi olurlar.

Zaman algıları da biz fanilerden biraz farklı işler. Takvimleri bugünü değil, henüz yaşanmamış bir yarını gösterir. Nörolojik olarak beyinlerindeki sinapsların normalden daha hızlı ateşlendiği, bu yüzden de çevrelerindeki durağanlığa tahammül edemedikleri bilimsel bir gerçektir. Başkalarının “icat çıkarma şimdi” diye burun kıvırdığı o tuhaf fikirler, onların zihninde çoktan hasadı yapılmış bereketli tarlalardır. Henüz TDK sözlüğüne girmemiş kelimelerle konuşur, haritalarda yeri olmayan kıtalara tek yön bilet keserler. Prometeus’un ateşi çalıp insanlara vermesi gibi, onlar da huzuru çalıp yerine kaosu, yani değişimi getirirler.

Mayın Tarlasında İp Atlama Sanatı

İkili ilişkiler, bu insanlar için mayın tarlasında seksek oynamaya benzer. Karşı tarafa güvenmek, zırhını çıkarıp o savunmasız “yumuşak karın” ile ortada kalmak, onlara mantık dışı bir risk ve hatta bir çeşit intihar girişimi gibi gelir. Sevmek ile bağımsızlığını kaybetmek arasındaki o ince çizgide sürekli voltalar atarlar. Bazen o kadar çok “ben” derler ki, cümlede “biz” öznesine yer kalmaz. Aşkta dengeyi tutturmak, onlar için dünyanın en zor akrobasi numarasıdır. Ya hep veren taraf olup boğulurlar ya da hep alan taraf olup karşıdakini kuruturlar. Oysa aradıkları şey ne birine hükmetmek ne de birinin boyunduruğu altına girmektir. Aradıkları tek şey, yanlarında yürüyen kişinin onların bu öngörülemez ritmine, o aksak caz melodisine ayak uydurabilecek kadar sağlam tabanlara sahip olmasıdır.

İlişkilerde aradıkları ne bir gölge ne de bir sığınaktır. Tam karşılarında durup gözlerinin içine bakabilen, entelektüel bir düelloda kılıçları değil kelimeleri tokuşturabilen o nadir “eşit”tir. Yanındaki insanı ne sırtında taşımak ister ne de onun sırtına binmek. Arzu ettikleri, iki ayrı yörüngede ama aynı galakside dönen iki bağımsız gezegenin çarpışmadan süren o tehlikeli dansıdır. Bu dansta müziği genellikle onlar seçer, ritmi onlar belirler ve bunu o kadar doğal bir otoriteyle yaparlar ki, partnerleri özgür olduklarını sanırken aslında onların çekim alanında bir uydu gibi süzüldüklerini fark etmezler bile.

Yatak Odasında Devrim ve Diğer Tuhaflıklar

Konu yatak odasının kilitli kapıları ardına geldiğinde, Uranüs’ün o anarşist doğası cinselliği de standart tanımların, o sıkıcı “misyoner” pozisyonlarının dışına taşır. Bu yerleşim, arzunun cinsiyetten ya da toplumsal beklentiden bağımsız, tamamen özgür bir deney sahası olmasını ister. Onlar için çekim, bedenin anatomisiyle değil zihnin kıvrımlarıyla, ruhun yüksek voltajıyla ilgilidir. “Sapyoseksüel” kavramı muhtemelen bir Güneş-Uranüs insanı tarafından, sıkıcı bir akşam yemeğinde icat edilmiştir. Kimi seveceklerine dair o cetvelle çizilmiş sınırları tanımazlar. Aşkta ve hazda, başkalarının “tuhaf” ya da “aykırı” diye fısıldaştığı her şey, onlar için sadece keşfedilmeyi bekleyen bakir bir kıtadır.

Bu karakterlerin eline bir tornavida, bozuk bir mekanizma ya da henüz keşfedilmemiş bir gezegenin koordinatlarını verin, gerisine karışmayın. Mekanik olanın ruhunu, insanınkinden daha kolay çözerler. Gökyüzünde süzülen metal yığınlarına, görünmez dalgalara duydukları aşk, çoğu zaman bir insan evladına duydukları ilgiden daha sahicidir. Onlar için dünya, olduğu gibi kabul edilecek bir bahçe değil sökülüp takılacak, kabloları yeniden bağlanacak devasa bir saattir. Çözüm üretmek, nefes almak kadar doğal bir reflekstir ama bu çözümü bir başkasının emriyle üretmeleri beklendiğinde sistem arıza verir. “Bunu böyle yapmalısın” cümlesi, kulaklarında tırmalayıcı bir gürültüye dönüşür çünkü akıl hocasına değil, akıl yarışına girebilecekleri bir oyun arkadaşına ihtiyaçları vardır.

Bir şeyleri söküp yeniden takmak, bozuk olanı tamir etmek ya da sistemi kökten değiştirmek, bir hayatta kalma mekanizmasıdır aksi halde o sıkışmışlık hissi, en olmadık yerde, en sevilen kişiye karşı sert bir çıkış, kontrolsüz bir patlama olarak tezahür eder.

Aile Albümündeki Yabancı

Aile albümlerinin o sararmış sayfalarında, dantel örtülü masaların etrafına dizilmiş o “nizami” kalabalığın içinde, kadraja girmemek için direnen, girse de sanki oraya sonradan kötü bir montajla eklenmiş gibi duran o eğreti figür onlardır. Kendilerini o evin genetik bir uzantısı değil, leyleklerin navigasyon hatası sonucu yanlış bacadan bırakılmış, iade süresi geçmiş birer misafir gibi hissederler. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” atasözü, onları korkutmak şöyle dursun, kurdun midesine oturacak kadar hazımsızlık yaratıcı, çetin bir lokma olduklarını kanıtlama iştahlarını kabartır. O şefkatli görünen ama aslında boğucu aile sıcaklığı, onlara termal bir battaniye değil nefes aldırmayan dar bir korse gibi gelir. Bu yüzden “evin hayırlı evladı” olmaktansa “dış kapının mandalı” olmayı, o içerideki oksijensiz konfora her zaman yeğlerler.

Çocukluk yıllarının o flu hatıralarına inelim. Baba koltuğunda oturan figür (Güneş), sırtınızı yaslayacağınız ulu bir çınar değil her an yer değiştiren, bastığınızda ayağınızı içine çeken bir kum tepesidir. Bu baba, sabah dünyayı kurtaracak formülü bulmuş bir dahi edasıyla uyanıp, akşam yemeğinde apartman yöneticisinin kendisine komplo kurduğunu iddia eden o nev-i şahsına münhasır karakterdir. Evin içinde “huzur ve güven” değil, “acaba babam bugün hangi icadı patlatacak?” gerilimi hakimdir. Haliyle, bu çocuk büyüdüğünde “maaşı, sigortası, saati belli” olan her şeye karşı, elinde olmadan bir esneme refleksi geliştirir. Sıkıcı derecede normal, yarın ne yiyeceği bugünden belli olan o “ideal eş adayları”, ona tuzsuz, yağsız bir hastane yemeği gibi gelir. Bilinçdışında aşk, “huzur” değil “her an gidebilecek birini kapıda beklemek” ve o kaosun içinde dengede durmaya çalışmak olarak kodlanmıştır.

Ebeveynler için böyle bir çocuğu “yetiştirmek”, lodosu kavanoza hapsetmeye çalışmaktan farksızdır. Çünkü o minik beden, babanın o öngörülemez, o kuralsız hallerini bir sünger gibi emmiş; evde dolaşan şey bir çocuktan ziyade, babanın gençlik aşısı yapılmış kaotik bir kopyasına dönüşmüştür. Sabah kahvaltısında bile zeytin çekirdeklerinden devrim planlayan, “yemeğini ye” dendiğinde bunu kişisel özgürlüğüne bir müdahale sayıp açlık grevine giden bu inatçı ruh, evin o yapay huzurunu tuzla buz etmekten gizli bir haz alır. Anne baba, ellerini başlarının arasına alıp “biz nerede yanlış yaptık” diye kara kara düşünürken, çocuk aslında sadece doğasının gereğini, o muazzam “uyumsuzluk senfonisini” icra etmektedir.

Ancak asıl dram, ebeveynlerden biri elinde makasla bu yabani sarmaşığı budamaya kalktığında başlar. Eğer o otoriter figür, çocuğun bu köşeli, bu batan taraflarını “terbiye” adı altında yontmaya, onu o “ideal evlat” kalıbına döküp dondurmaya kalkarsa, ortaya çıkan şey uslu bir çocuk değil, kanatları kırılmış, donuk bakışlı bir kuş olur. Oysa o asi damar, ezilmesi gereken bir hata değil, doğru yere kanalize edilirse dünyayı yerinden oynatacak bir maniveladır. Astrolojik harita bu noktada bir pusula işlevi görür o patlamaya hazır barutu, gökyüzünü aydınlatacak bir şölene dönüştürmenin yolunu gösterir.

Nihayetinde Güneş Uranüs çocukları, “atalarının izinden gitmek” için değil, o izlerin üzerine asfalt döküp kendi yollarını inşa etmek, soy ağacının en tuhaf ama en lezzetli meyvesi olmak için dünyaya gelmişlerdir.

Uyumsuzluğun Asaleti: 60’lık ve Üçgen Açılar

Güneş ve Uranüs’ün uyumlu dansı ise, kişiye doğuştan gelen bir “cool”luk yükler. Bu insanlar bir odaya girdiklerinde, görünmez bir orkestra şefi batonunu kaldırmış gibi herkes susar. Liderlik onlarda bir kariyer hedefi değil, tenlerinin rengi gibi doğuştan gelen bir özelliktir. İnsanlar onlara itaat ederken boyun eğmiş gibi hissetmezler. Aksine, bu parlak ışığın yörüngesine girdikleri için kendilerini şanslı sayarlar. Tarih kitaplarını karıştırdığınızda, halkı galeyana getiren devrimcilerin ya da modayı baştan yaratan tasarımcıların haritalarında bu açının parmak izini görürsünüz.

Toplumun eline tutuşturduğu, “bunu böyle yapmalısın” diye başlayan o uzun reçeteler, onlar için sadece kâğıt israfıdır. “Evladım sanat karın doyurmaz, git memur ol” diyen o garantici mantığa verecekleri cevap bellidir: Koca bir kahkaha ve inadına, sırf o kuralı koyanların göz zevkini bozmak için yapılmış daha radikal bir hamle.

Bir davayı savunurken, o davanın kendisi haline gelirler onları fikirlerinden ayırmak, eti tırnaktan ayırmaktan zordur. Rüzgâra göre yön değiştiren fırıldaklardan, nabza göre şerbet verenlerden nefret ederler. Duruşları o kadar nettir ki, pusula bozulsa bile onlara bakıp yönünüzü bulabilirsiniz. Kimse onların arkasından “acaba beni satar mı?” diye şüpheye düşmez çünkü bu bünye, sinsi hesaplar yapmaya tenezzül etmeyecek kadar kendi görkemine ve doğrularına odaklıdır.

Dışarıdan bakıldığında, bu başına buyruk halleri “vurdumduymaz” ya da “düşüncesiz” gibi bir etiketle yargılanabilir oysa o sert, o elektrikli kabuğun altında incecik, kristal gibi titreşen bir kalp taşırlar. Mesele sevdiklerini yok saymak, onları birer yük gibi kapının önüne bırakmak değildir. Asıl mesele, sevgiyi bir mecburiyet, bir pranga gibi değil, bir tercih olarak yaşamaktır.

Güneş-Uranüs açısı, astrolojik olarak anarşinin somutlaşmış halidir. Bu etki altındaki insanlar, muhteşem bir uyumsuzluk armağanı olarak adlandırılabilecek bir özelliğe sahiptirler.

“Eksantrik” kelime anlamıyla “merkez dışı” demektir. Yani herkesin huşu içinde etrafında döndüğü o kutsal direğe bağlı değilsindir, ipin kopuktur. Toplum, herkesi aynı kazığa bağlayıp aynı daireyi çizdirmek isterken, Uranüs insanı eline pergeli alır ve kağıdın bambaşka bir köşesine kendi merkezini koyar. Bu bir sapma değil, yörüngenin yeniden icadıdır. Uranüs, üzerine titrediğimiz o antika vazoyu bilerek deviren ve “zaten sahteydi, bak kırılınca içi boş çıktı” diyen o patavatsız enerjidir. Yaptığı şey aslında acil bir tahliye operasyonudur. Bizi geçmişin o küf kokulu, o güvenli hapishanesinden yaka paça çıkarır. Tek derdi, ayağımıza dolanan o eski hikayeleri kesip atmak ve bizi, henüz kimsenin ayak basmadığı, oksijeni bol o irtifaya fırlatmaktır.