Dijital İkizler, Sahte Peygamberler, Hakikatin Ölümü: Neptün Koç Çağında İnsan Kalma Savaşı

RUHSAL HOLIGANIZM ÇAĞI:
SARAMAGO’NUN KÖRLÜĞÜNDEN PALAHNİUK’UN DİNAMİTİNE

Neptün Balık dönemi, uzun, yapışkan ve ciğerlerimize kadar işleyen o kesif rutubet mevsimiydi. Ruhlarımız, yağmur yemiş ahşap pencereler gibi şişip kabarmış, mantığımız ise tavan arasında unutulmuş, güve yenikleriyle dolu eski bir çeyiz sandığı gibi sessizce çürümeye yüz tutmuştu. Hepimiz, gerçekliğin o sivri uçları, o keskin hatları narin tenimize batmasın diye, kendimizi kurban psikolojisinin o kadife yumuşaklığındaki, o aldatıcı elyaflarına sarmalamıştık. Adeta toplumsal bir afyon tekkesinin loş ışıkları altında, ipek sedirlere uzanmış nargile fokurdatırken dünyanın alev alev yanışını izliyor tüm mesuliyeti görünmez, mistik güçlerin sırtına yüklüyorduk.

Süt Beyazı Bir Körlük ve Sınırların İflası

Bu süreç, José Saramago’nun o sarsıcı “Körlük” romanındaki “beyaz felaket” ile korkutucu bir benzerlik taşıyor. Hani o romanda herkes, sütün içine batırılmışçasına bembeyaz bir boşluğun içine hapsolur, kimse burnunun ucunu göremez ve toplum bir anda o incecik medeniyet cilasını, hijyenini ve ahlakını yitirir ya; işte tam da böyle. İnsanların birbirinin mahremiyet sahasını hoyratça ihlal ettiği, kimin kurban kimin cellat olduğunun o yoğun sis içinde belirsizleştiği o çaresizlik hali, Saramago’nun çizdiği “medeniyetin iflası” tablosuyla birebir örtüşmekte. Oradaki o kör edici, insanı kendisine bile yabancılaştıran süt beyazı sis, aslında bizim yıllardır içinde debelendiğimiz o “kolektif afyon tekkesi”nin ta kendisiydi.

Meşaleli Barbarların Ayak Sesleri

Şimdi ise o buğulu camlar birer birer iniyor, içerideki o ağır, o baygın havayı dağıtmak üzere Neptün Koç, paslı kapıyı tekmeleyerek içeri dalıyor. Bu yeni dönem, o naif nezaketin rafa kaldırıldığı, “ruhsal holiganizm” çağının gümbür gümbür başladığı yerdir. Balık burcunun o “her şey bir, hepimiz kardeşiz, evrensel sevgide birleşelim” diyen hülyalı hipisi, Koç’un harlı ateşine değdiği an eline meşaleyi alıp “en spiritüel benim, yakarım buraları, gerçeğin sahibi benim” diyen gözü dönmüş bir fanatiğe dönüşüyor.

Bu dönüşümü anlamak için William Golding’in “Sineklerin Tanrısı”ndaki o ıssız adaya, o vahşi kumsala sert bir iniş yapmamız gerekiyor. Hatırlarsan o romanda, hikayenin başında gayet medeni, ütülü koro kıyafetleri içindeki “iyi aile çocukları” (yani bizim Balık tarafımız), otorite kaybolup hayatta kalma dürtüsü devreye girdiğinde yüzlerini boyayıp mızraklarla domuz avlayan birer vahşiye (işte bu da Koç tarafımız) dönüşüyordu. Jack ve kabilesinin, ellerinde meşalelerle Ralph’ı avladığı o tekinsiz an, tam olarak içinde bulunduğumuz eşiktir. O “seçilmiş kişi” sendromu, romandaki çocukların ellerine geçirdikleri deniz kabuğunu bir iktidar asasına, bir hükümranlık sopasına çevirmeleriyle aynı mekanizmadır. Medeniyet, nezaket ve kurallar birer masaldan ibaret kalırken, geriye sadece “güçlü olanın borusunun öttüğü”, mızrağı elinde tutanın kural koyduğu o ilkel kabile düzeni kalıyor.

Çöl Ortasında Müteahhit Vizyonu ve Egonun Zırhı

Artık ortalıkta boynu bükük kurbanlar yok, “seçilmiş kişi” sendromuna yakalanmış, egoları Olympos Dağı’na tırmanmış milyonlarca insan var. “Ben bir hiçim, bir toz zerresiyim” diyen mahcup dervişlerin devri kapandı; şimdi “ben kanal oldum, evren sadece benim ağzımdan konuşuyor” diyen sosyal medya peygamberlerinin, kendi kişisel dinlerini ilan ettiği o gürültülü, o kaotik panayır başlıyor.

Herkesin kendini, dünyayı kurtaracak o son lider, o büyük kurtarıcı sandığı bu süreçte, egolar erimek bir yana, çelikten, delinmez bir zırha bürünüyor. Bu, serabı vaha zannedip çölün ortasına beş yıldızlı otel dikmeye çalışan o şuursuz müteahhit vizyonudur; olmayan bir kavgaya, görünmeyen bir rakibe karşı kuşanıp, “benim inancım senin gerçeğini ezer geçer” diyerek birbirimize saldıracağız.

Gönül işlerinin borsasında da ibreler, ince hastalıklı, veremli ya da ghostingli bir aşk hikayesinden, patlamalı çatlamalı bir aksiyon serüvenine doğru sert bir kırılma yaşıyor. İlişki idealimiz, tam anlamıyla bir nekahet dönemi mantığıyla, revir sessizliğinde çalışıyordu; sevgili değil hasta bakıcı arıyor, acı çekmeyi derinlik, sürünmeyi tutku zannediyorduk. “Onu ben iyileştireceğim, yaralarını ben saracağım” diyen o naif şifacı artık önlüğünü çıkarıp bir kenara fırlattı. Şimdi arenaya fırlayan Neptün Koç, o sünepe romantizmi ateşe veriyor. Artık kimse kanadı kırık, yaralı kuş istemiyor, herkes yanında sırtını dayayabileceği bir cengaver arıyor ama bu arayış bizi çoğunlukla narsist ve kavgacı tiplerin kucağına itecek gibi görünüyor. Huzurlu, kahve kokulu bir pazar kahvaltısı değil, Bonnie ve Clyde misali, sonu muhtemelen karakolda bitecek yüksek adrenalinli bir suç ortaklığı peşindeyiz. Tartışmayı iletişim, toksikliği kimya zannedecek, birini tanımadan sadece yaydığı o vahşi, o hayvansal enerjiye aşık olup duvara toslayana kadar gaza basacağız.

Sabun Köpüğünden Dinamite: Yıkımın Estetiği

Son olarak, bu ruhsal holiganizm ve şiddete övgü hali, Chuck Palahniuk’un “Dövüş Kulübü”ndeki o “kendini yok etme” estetiğiyle tehlikeli bir flört halinde. Oradaki “Mobilya satın alma, hayatını yönetmeye çalışma, her şeyi bırak ve dibe vur” felsefesi, o eski “tevekkül ve inziva” eleştirisiyle taban tabana zıt gibi görünse de vardığı yer aynı kapıya çıkıyor: Konforlu yalanların bitişi ve kanlı gerçeğin başlangıcı. Neptün Koç Tyler Durden’ın o meşhur sabununu alıp, insanların “spiritüel uyanış” zannettikleri o pembe rüyayı, o sabun köpüğü baloncuğunu patlatmak için kullanıyor.

Bu vahşi değişim, estetik algımızdan mutfaklarımıza kadar hayatın her hücresine sızacak. O yataktan kalkıp gelmişim havasındaki salaş, bol dökümlü derviş modası, yerini post-apokaliptik bir film setinden fırlamış, vücut hatlarını keskin birer tehdit unsuru gibi kullanan iddialı, deri ve metal ağırlıklı bir estetiğe bırakıyor. Artık saklanmak değil, gövde gösterisi yapmak makbul.

Sokaklar, meditasyondan çıkanların huzurlu yürüyüş yolu değil, savaşa gidenlerin podyumuna dönüşürken; mutfaklarda da kereviz sapı kemiren o narin, detoksçu kanaat önderlerinin yerini, ateşte pişeni reddeden mağara adamı figürleri alıyor. Beden artık tütsü kokan rutubetli bir mabet değil, savaşa hazırlanan zırhlı bir araç muamelesi görüyor. Yoga matları dürülüp kaldırılıyor, yerlerine kum torbaları asılıyor; şifa artık nazik ve bitkisel değil, “ter, kan ve acı yoksa kazanç yok” nidalarıyla gelen bir fetih süreci.

Ganimet Avcıları ve Dijital İkizlerin Gölgesi

Ekonomi ve sosyal yaşamda ise dilek ağacına çaput bağlama dönemi bitip ganimet avcılığı dönemi başlıyor. Para kazanmanın bir tür büyücülük faaliyeti gibi görüldüğü, “evrene güven ve bekle” mantığıyla dönen o sanal zenginlik rüyaları, sislerin içinde kaybolan hayalet gemiler gibi batmaya mahkum.

Neptün Koç, parayı bir hayal olmaktan çıkarıp kanlı canlı bir fetih aracına dönüştürüyor; sabrın enayi yerine konduğu, “kazanan hepsini alır” mantığının hüküm sürdüğü bir vahşi batı ekonomisine giriyoruz. Sokaklarda ise sessiz istifa dönemi bitiyor, gürültülü başkaldırı dönemi başlıyor. Ancak bu, bildiğimiz o disiplinli, örgütlü hak arayışı değil; herkesin kendini kaptan sandığı için kimsenin kürek çekmediği, otoritenin tabana yayılmak yerine tamamen buharlaştığı anarşik bir hal.

İşin en trajikomik, en ironik yanı ise, bu sürecin yapay zeka çağıyla kesişmesidir. Koç burcu göğsünü yumruklayarak “Ben!” derken, yapay zeka Neptün’ün o bukalemun doğasıyla bu “Ben”i saniyeler içinde kopyalayıp binlerce surete bölüyor. Sesiniz, yüzünüz, o eşsiz sandığınız mimikleriniz kopyalanıp dijital bir ikiziniz yaratıldığında, “gerçek olan kim?” sorusu felsefi bir tartışma olmaktan çıkıp varoluşsal bir kabusa, bir hezeyana dönüşüyor. Yapay Zeka ve Neptün Koç ittifakı zihnimize şu karanlık antlaşmayı mühürlüyor: Sana hayal ettiğin her şeyi, o büyük gücü, o tanrısal egoyu vereceğim ama karşılığında gerçeğe dair elinde ne varsa hepsini unutacaksın.

Bu yüzden, o cazip ama zehirli kontratı imzalamadan önce gerçeğe sahip çıkın, zira Neptün’ün o büyülü sisi içinde kaybolmamanın tek yolu, hakikate sımsıkı tutunarak uyanık kalmaktır.

NEPTÜN KOÇ’TA: KUTSAL “BEN”

“Kahramanlık Enflasyonu ve Egonun Yükselişi”


YAZIYI OKU