Burcuna Göre Bayram Sofrasında İçinden Geçenler vs. Söylediklerin

Burcuna Göre Bayram Sofrasında İçinden Geçenler vs. Söylediklerin

Bir Bayram Yemeği Klasiği

Bayram sofrası bu ülkenin en büyük psikolojik harp sahasıdır. NATO tatbikatları, o sofradaki pasif-agresif gerilimin yanında anaokulu müsameresi gibi kalır. Masada yirmi yıllık kan davaları, örtülü hakaretler, menzili şaşmayan “ne zaman evleneceksin” füzeleri ve anneannelerin mide fesadı garantili tatlı ısrarları eş zamanlı olarak havada uçuşur. Sen ise orada, ailevi barışın pamuk ipliğine bağlı olduğu o sandalyede, sanki bir rehine krizindeymişsin gibi gülümsersin. “Ellerine sağlık teyze, şahane olmuş” dersin.

Ama zihninin arka odalarında dönen o sansürsüz yayın, diplomatik nezaketini her saniye biraz daha kemirir.

Koç

Söylediğin: Yaa öyle mi olmuş, vah vah…

İçinden Geçen: Bu bayat hikayeyi dördüncü kez anlatıyorsun amca ve dördüncü kez de kronolojik hatalarla dolu bir senaryo uyduruyorsun. Düzeltsem masada kan gövdeyi götürür, düzeltmesem beyin kanamasından oracıkta can vereceğim. Sabrımın son demlerindeyim, birazdan birine “sen ne anlatıyorsun ya” diye çıkışmamak için zeytinyağlı sarmayı bütün olarak yutuyorum.

Koç o sofrada fiziksel olarak mevcuttur ama ruhu çoktan kapıdan çıkmış, dışarıdaki ilk kavgaya dahil olmak için pusuya yatmıştır. Koç için bayram yemeği, toplumsal bir tiyatrodan ibarettir ve bu performans onu gerçek bir meydan savaşından daha çok yorar. Sofrada en tehlikeli an, birinin fitili ateşleyip siyaset açmasıdır. Koç’un gözleri bir terminatör gibi parlar, dudakları zehirli oku atmak için aralanır. Tam o esnada annesi, masanın altından kaval kemiğine profesyonel bir darbe indirir. Koç susar. Ama o söylenmemiş cümle midesine oturur, bayram sonuna kadar ne soda ne de sabır o ağırlığı dindirebilir.

Boğa

Söylediğin: Ellerine sağlık, her şey çok lezzetli.

İçinden Geçen: Börek fena değil ama geçen seneki o çıtırlık nerede? Sarmanın tuzu tansiyon fırlatır, bu salataya nane koyma fikrini ortaya atan ise derhal aile kütüğünden silinmeli. Gastronomik bir hayal kırıklığıyla baş başayım ama ayıp olmasın diye tabağı üçüncü kez dolduruyorum.

Boğa için bayram sofrası bir nevi kutsal ayindir ve bu ayinde kusurlu sunuma yer yoktur. Yemek varsa Boğa için kriz yoktur diyebilirsiniz ama yanılırsınız, Boğa’nın mutluluğu ağır bir kalite kontrol şartına bağlıdır. Asıl facia, yemeğin gerçekten kötü olduğu o uğursuz bayramlarda yaşanır. Boğa’nın o an içine düştüğü varoluşsal çöküşü ne Nietzsche ne de Schopenhauer açıklayabilir. “Ben neden buradayım?” sorusu, Boğa için kuru fasulye sulu, pilav ise lapa çıktığı an bir hayat felsefesine dönüşür. Yine de o tabağı son kırıntısına kadar süpürür, çünkü israf günahtır, ama en çok da ödediği “sosyal bedelin” karşılığını midesine indirmek ister. Acı çekerek yer ama o baklavanın şerbetindeki hata payını asla unutmaz.

İkizler

Söylediğin: Ay çok özlemişim herkesi, anlat anlat, ne olmuş ne bitmiş!

İçinden Geçen: Bu diyalog döngüsü beş dakikadır aynı noktada patinaj yapıyor, nöronlarım tek tek istifa ediyor. Telefona baksam görgüsüzlük, bakmasam oksijen yetersizliği… Acaba tuvalete gidip beş dakika tavanı mı izlesem? Ama daha yeni gittim. Üçüncü gidişimde “mideyi bozmuş” damgası yer miyim? Yerim. Olsun, bu bayat muhabbetten daha evladır.

İkizler, sofranın halkla ilişkiler müdürüdür ama aynı zamanda dikkat süresi bir lepistesle yarışan en hızlı sıkılanıdır. İlk yirmi dakika performansının zirvesindedir, herkesi konuşturur, kahkahaları patlatır, ortamın tozunu atar. Ancak enerji ivmesi bir kez düşmeye görsün, İkizler’in zihni o masayı terk edip ışık hızıyla başka bir galaksiye taşınır. Bedeni bir hologram gibi orada oturup otomatik pilotta kafa sallarken, beyni çoktan dördüncü paralel evrende bir podcast’in derinliklerine dalmıştır.

En kritik an, tam o derin hülyalardayken birinin “Eee, sen ne diyorsun bu işe?” diye oltayı atmasıdır. İkizler o an dünyanın en gelişmiş yapay zekasından daha hızlı bir savunma mekanizması geliştirir: “Ben de tam aynısını düşünüyordum valla, ağzımdan aldın lafı.” Neyi düşünüyordun? Hangi konu tartışılıyordu? Zerre fikri yok. Ama o kadar ikna edici bir “haklısın” tonlaması yapar ki, kimse onun ruhen aslında Maldivler’de olduğunu anlamaz.

Yengeç

Söylediğin: Anneciğim bir şeye yardım edeyim mi, sen otur artık dinlen.

İçinden Geçen: Bu sofranın mutlak hakimi ben olmalıydım. Menü benden sorulmalı, her tabak benim onayından geçmeliydi. Şu an nezaketen yardım teklif ediyorum ama aslında gizli teftişteyim, çünkü bu aile bensiz bir kaşık suyu bile paylaşamaz. Herkesin bana muhtaç olduğunu, bu kaotik düzeni sadece benim toparlayabildiğimi birilerinin gözüne sokmam lazım.

Yengeç, bayram sofrasının hem görünmez mimarı hem de gönüllü şehididir. Masayı kurar, eksikleri jet hızıyla tamamlar, huysuz çocukları pışpışlar, boşalan tabakları yıldırım gibi toplar.

Tüm bu lojistik operasyonu yürütürken zihninde “kimse bu emeğimi görmüyor, herkes ne kadar bencil” alt yazısı geçer. Yengeç’in bayram performansı, Oscar’lık bir fedakarlık tiyatrosudur: Sahne ihtişamlı, prodüksiyon ağır, ama seyirci fena halde nankördür.

Sofra dağılıp herkes salonda mayışırken, o mutfakta bulaşık dağlarıyla boğuşurken sessizce bir damla yaş döker. “Neyin var, neden ağlıyorsun?” diye sorsan, “Bilmiyorum ki, yorgunluk çöktü herhalde” diyerek geçiştirir. Oysa mesele yorgunluk değildir, herkesin karnını tıka basa doyurup, kendi duygusal açlığıyla baş başa kalmış olmasıdır.

Aslan

Söylediğin: Geçen ay başıma inanılmaz bir şey geldi, anlatmamı ister misiniz?

İçinden Geçen: Aslında sormuyorum, dikte ediyorum, o çatalları bırakın ve bana odaklanın. Bu hikâyeyi beşinci kez anlatıyor olabilirim ama her seferinde kurguyu biraz daha Oscar’lık hale getiriyorum. İlk versiyonu fazla sıradandı, şimdi içine biraz patlama, biraz kahramanlık ve bolca ihtişam ekledim. Alkışlamayacaksanız yemeğe devam etmenizin hiçbir anlamı yok.

Aslan, bayram sofrasında doğal bir güneş sistemi kurar, geri kalan herkes onun etrafında dönen uydulardır. Eğer spot ışığını üzerinde hissetmezse, o ışığı çatal bıçak seslerinin arasından söküp alır. Masanın enerjisini tek başına sırtlar, kahkahaları orkestra şefi gibi yönetir. Ancak o sofrada haddini bilmez bir kuzen çıkıp daha “aksiyon dolu” bir hikâye anlatmaya başlarsa, Aslan için zaman durur.

Yüzünde donuk bir “Aaa, ne kadar ilginçmiş canım” maskesi olsa da, içeride küçük bir çocuk “Neden şu an benim muhteşemliğim konuşulmuyor?” diye feryat figan ağlıyordur.

Aslan’ın en büyük kabusu, seyircisinin dağılmasıdır. Bayram sofrası ise bu konuda tam bir nankörlük yuvasıdır: Biri WP grubuna dalar, diğeri ağlayan çocuğuna koşar, öbürü ekmek tazelemek için mutfağa kaçar. Aslan her seferinde dağılan sahneyi ter dikiş içinde yeniden kurar. Yorulur, hırpalanır ama o sahneyi asla terk etmez. Çünkü alkış yoksa o masa sadece karbonhidrat yığınıdır ve Aslan, sadece mide doyurmak için bu kadar süslenmemiştir.

Başak

Söylediğin: Her şey çok güzel görünüyor, ellerinize sağlık.

İçinden Geçen: Bardakların biri Paşabahçe biri promosyon ürünü, takım ruhu ölmüş. Peçeteler neden kağıt? Bu menüye keten doku yakışırdı. Tuzluk masanın kuzeydoğu ekseninde kalmış, lojistik bir hata. Pilavın altı hafifçe tutmuş, yanık kokusunu sadece ben alıyorum galiba. Her şeyi görüyorum, her kusuru lazerle taranmış gibi fark ediyorum. Bu bir üstün zekâ değil, bu resmen bir lanet.

Başak, bayram sofrasında sivil kıyafetli bir kalite kontrol müfettişidir. Gözleri bir mikroskop edasıyla masayı tarar, her detayı görür, not eder ve zihnindeki “asla yapılmaması gerekenler” klasörüne dosyalar. Ancak dışarıya sadece ölçülü bir nezaket yansıtır. Çünkü ne zaman bir eleştiri getirse aldığı “Aman sen de çok titizsin” cevabı, Başak için hakaretten beterdir.

O yüzden susar, kibarca çiğner ve paralel evrendeki o kusursuz sofrayı hayal eder. “Bu sofrayı ben kursaydım…” diye başlayan o mükemmeliyetçi fantezisi, tatlı bitene kadar zihninde oynar. Başak’ın en sessiz kaldığı an aslında içindeki gürültünün en yüksek olduğu andır, herkes kahkahalarla bir şeyler anlatırken, o salatadaki domateslerin neden asimetrik kesildiğini ve o bıçağın yeterince keskin olmadığını düşünüyordur. Bu kaosu zihninde yeniden düzenlemek, onun tek teselli kaynağıdır.

Terazi

Söylediğin: İkinizin de haklı olduğu noktalar var aslında, orta yolu bulabiliriz.

İçinden Geçen: İkiniz de tepeden tırnağa haksızsınız ve argümanlarınız cehalet kokuyor ama bunu söylersem masanın bütün dengesi altüst olur. Taraf tutarsam biriniz bana küser, öbür bayram davet edilmem. Davet edilmezsem sosyal izolasyona girerim. Sosyal olarak dışlanmak benim için biyolojik ölümle eşdeğer. O yüzden pollyannacılık oynayacağım, ikinize de mavi boncuk dağıtacağım. Bu omurgasızlık beni içten içe çürütüyor ama en azından hala “ailenin en tatlısı” benim.

Terazi, bayram sofrasının gönüllü diplomatı ve BM Barış Gücü temsilcisidir. Masadaki o sinsi gerilimi, amcanın patavatsızlığını ve halanın iğneleyici yorumlarını yumuşatmak için adeta bir sihirbaz gibi illüzyonlar yaratır. Kavga eden taraflar arasında mekik dokur, konuyu ustalıkla hava durumuna ya da zeytinyağlılara getirir, herkese zorla tatlı yedirerek ağızlarını meşgul eder.

Ancak bu sahte dengenin bedeli ağır bir zihinsel yorgunluktur. Terazi o sofrada o kadar çok maske takıp çıkarır, o kadar çok “haklısın” der ki, akşam eve dönüp makyajını sildiğinde çene kaslarındaki ağrıdan konuşamaz hale gelir.

Akrep

Söylediğin: (Derin bir sessizlik, sadece anlamlı ve buz gibi bir bakış).

İçinden Geçen: Halama bak, geçen bayramda fırlattığı o zehirli oku unuttuğumu sanıyor. Zavallı, ben o cümleyi zihnimdeki “hesaplaşılacaklar” klasörüne çoktan mühürledim. Eniştemin kahkahası fazla yüksek, o gözlerdeki tedirginlik saklanan bir iflasın veya ihanetin habercisi. Kuzenin masaya getirdiği yeni sevgili ise fazla rahat, ya gerçekten temiz bir ruh ya da tam bir profesyonel yalancı. Annemle babamın arasındaki o sessiz bakışma ise yirmi yıllık bir evlilik enkazının son raporu gibi. Hepsini görüyorum.

Akrep, bayram sofrasında yemek yiyen bir akraba değil, olay mahalli incelemesi yapan bir profil uzmanıdır. Masanın en sessiz ama en “tehlikeli” üyesidir çünkü o ağzını açmadıkça etrafındakiler kendilerini güvende sanıp açık verirler. Kimin elinin titrediğini, kimin hangi sorudan kaçmak için bardağına sarıldığını, kimin telefonunu ekranı aşağı gelecek şekilde masaya bıraktığını saniyeler içinde analiz edip veri tabanına kaydeder.

Bu bilgileri hemen kullanmaz, Akrep intikamın soğuk yenen bir meze olduğunu en iyi bilen burçtur. Üç bayram sonra, kimsenin beklemediği bir kaos anında öyle bir detay patlatır ki karşı taraf “Bunu nereden hatırlıyor?” diye şoka girer. Akrep için sofra, sevgi dolu bir aile buluşması değil, insan doğasının en karanlık ve çıplak halinin sergilendiği bir laboratuvardır.

Yay

Söylediğin: Ya hayat her şeye rağmen çok güzel, bence sadece şükretmek lazım. Bakın geçen Nepal’de bir tapınakta…

İçinden Geçen: Bu sofra dar, bu oda dar, bu aile apartmanı benim genetik kodlarıma aykırı. Ben burada ne yapıyorum? 2026 yılındayız ama teyzem hâlâ alt kat komşusunun oğlunun düğünündeki takı listesini kafamıza boşaltıyor. Dünya bu kadar büyükken, keşfedilmeyi bekleyen binlerce rota varken ben neden bu “görümce krizleri” çukurunda debeleniyorum?

Yay, bayram sofrasında sadece bir hologramdan ibarettir, bedeni o sandalyeye oturmuş olsa da zihni çoktan vize istemeyen bir ülkenin sınırlarından içeri girmiştir. Masadaki her kaşık sesi, onun kulağına “kaç kurtul” diyen bir sinyal gibi gelir. Yay’ın bu insanlarla bir derdi yoktur, o sadece dar alanların ve tekrarlayan rutinlerin yarattığı klostrofobiyle savaşır.

Teyze, o kaçınılmaz “Eee, yok mu sende bir evlilik haberi?” füzesini ateşlediğinde, Yay hiç istifini bozmaz. “Evlilik aslında ataerkil düzenin sürdürülebilirliğini sağlayan sentetik bir illüzyon teyzecim, ben daha çok evrensel enerji akışına odaklıyım” gibi, içinde bolca havalı kelimenin olduğu bir nutuk çeker. Kimse ne dediğini anlamaz, teyzesi sadece “Hah, bu da yine saçmalamaya başladı” der gibi bakar ama Yay için zafer kazanılmıştır. Çünkü sıradan bir cevap vermek, Yay için ruhun teslim bayrağını çekmesidir. Bayram sofrası onun için aşılması gereken bir engel, kapıdan çıktığı an ise asıl hayatının başladığı yerdir.

Oğlak

Söylediğin: İşler güçler işte, sağlığımız da yerinde çok şükür. Biraz daha pilav alabilirim, ellerine sağlık.

İçinden Geçen: Bu masada oturanların hiçbirinin, benim omuzlarımdaki yükün ağırlığından haberi yok. Bütün yıl stratejik savaşlar verdim, dirsek çürüttüm, ailenin itibarını ve bütçesini tek başıma sırtladım ama kimse madalya takmadı. Şimdi kuzenim krediyle aldığı o gösterişli arabayı anlatıyor, herkes de hayran hayran dinliyor. Ben bu ailenin taşıyıcı kolonuyum, sorun şu ki, bina yıkılmadığı sürece kimse kolonlara “bravo” demez.

Oğlak, bayram sofrasında sarsılmaz bir kale gibi oturur. Sessizdir, güven verir ve o masadaki herkes bilir ki bir kriz çıkarsa Oğlak onu rasyonel bir şekilde çözer. “Sen halledersin” cümlesi Oğlak’ın hem rütbesi hem de hapishanesidir. Herkes ona yaslanır ama kimse onun neye yaslandığını sormaz, çünkü Oğlak’ın sarsılabileceği ihtimali bile aile fertleri için korkutucudur.

Yemek boyunca verimlilik analizi yapar gibi etrafı izler. Bayram yemeği onun için bitmesi gereken zorunlu bir mesai, bir “ailevi denetim” toplantısıdır. Bayram bitip eve döndüğünde, ayakkabılarını çıkarıp karanlıkta beş dakika öylece kalır. O beş dakika, Oğlak’ın tüm yıl boyunca maskesini çıkarıp “yoruldum” dediği tek anıdır. Altıncı dakikada ise çoktan doğrulmuş, yarının yapılacaklar listesini ve beş yıllık kalkınma planını hazırlamaya başlamıştır bile.

Kova

Söylediğin: Aslında bu bayram ritüelleri antropolojik açıdan çok ilginç, tarihsel kökenine bakarsak…

İçinden Geçen: Bu insanlarla sadece rastlantısal bir genetik bağım olması, neden beni bu klostrofobik sosyal sözleşmeye mahkûm ediyor? Sevgi, ortak DNA sarmalıyla mı ölçülür yoksa entelektüel uyumla mı? Seçilmiş ailem dışarıda hayatın tadını çıkarırken ben burada, kan bağının duygusal zorbalığıyla zoraki bir sofrada oturuyorum. Ve tahmin ettiğim gibi, kimse benim toplumsal yapısöküm analizlerimi dinlemiyor, herkes sadece karbonhidrat peşinde.

Kova, bayram sofrasında yemek yiyen bir akrabadan ziyade, yabancı bir galaksiden gönderilmiş bir gözlemci gibi oturur. Masayı bir saha çalışması alanı olarak görür. “Kilo almışsın” şeklindeki pasif-agresif selamlaşmaları, çocukların ellerinin birer otorite sembolü olarak öptürülmesini ve masadaki hiyerarşik oturma düzenini zihninde raporlar.

Arada bir bu analizlerini sesli dile getirerek ortama entelektüel bir bomba bırakır. “Aslında bayram ziyaretleri, bireyin özgürlüğünü kısıtlayan bir sosyal kontrol mekanizmasıdır” dediği an, babaanne elindeki tuzluğu havada bırakır ve masada üç saniyelik mutlak, soğuk bir sessizlik oluşur. İşte o üç saniye, Kova’nın tüm bayram boyunca yaşadığı yegâne tatmin anıdır, sistemde kısa devre yaptırmıştır. Ancak babasının “Hadi ye yemeğini, felsefe yapma yine” uyarısıyla Kova, yeniden o görünmez ve anlaşılmayan “marjinal kuzen” moduna geri döner.

Balık

Söylediğin: Herkesi çok seviyorum, çok güzel bir ailemiz var bizim… (Gözleri dolar, sesi hafifçe titrer).

İçinden Geçen: Amcamın kahkahası ne kadar yorgun, geçen ayki ameliyatının sızısını hâlâ ruhunda taşıyor sanki. Kuzenimin gözleri hafif şiş, kesin dün gece ağladı, o ayrılık acısı masadaki neşenin altında bir sızı gibi duruyor. Annemin ellerindeki o yeni kırışıklıklar… Bir gün bu sofra kurulamayacak, bu tabaklar yabancı ellerde şıngırdayacak, bu ev belki satılacak ve biz bu anı rüya sanacağız. Her şey geçici, her şey ne kadar hüzünlü…

Balık, bayram sofrasında herkesin duygu izolasyonu sıfırken, bütün antenleri sonuna kadar açık bir şekilde oturur. O, sadece yemek yenen bir masada değil, her gülüşün altındaki gizli hüznü, her “İyiyim”in arkasındaki derin yorgunluğu ve her sessizliğin içindeki sessiz feryadı duyan bir radardır. Bu yüzden Balık, masanın en dengesiz ama en şefkatli üyesidir, aynı anda hem kahkaha atıp hem de bir damla yaş dökebilir.

Hala “Niye doldu yine o gözlerin?” diye sorunca, “Yok bir şey teyzecim, ailece bir arada olmak beni çok duygulandırdı” diye geçiştirir. Yalandır. O anki gözyaşının sebebi, masadaki herkesin ölümlü olduğu gerçeğinin kalbine bir yumru gibi oturmasıdır. Bu varoluşsal trajediyi masaya servis edemeyeceği için, gider bir dilim daha baklava alır ve o devasa melankoliyi şerbetle boğmaya çalışır. Şeker de yetmeyince tuvalete kaçıp aynada kendine “Topla kendini, sadece yemek yiyoruz” diye telkinde bulunur. Toplayamaz ama sofra dağılana kadar rolünü idare eder. Gece eve gidip karanlıkta tavana baktığında ise tüm yemeği ağır çekim bir film gibi baştan izler, her bakışı, her iç çekişi arşivine kaydeder ve sabaha kadar uyuyamaz.