Yükselen Koç: Kafasıyla Duvar Delenlerin Şanlı ve Alçılı Tarihi

DİKKAT: YANICI MADDE

Yükselen Koç:

Kafasıyla Duvar Delenlerin
Şanlı ve Alçılı Tarihi

Astrolojinin o “öncü, lider, savaşçı” palavralarını bir kenara bırakalım. Senin haritanın yükselen hattında, ışıldayan bir zırh giymiş soylu bir şövalye beklemiyor. Orada, elinde ne işe yaradığını bilmediği bir el bombasıyla oynayan, “Bu pimi çekince acaba konfetiler mi patlıyor?” diye merakla bombanın içine bakan, genetik olarak hiperaktivite ile dikkat eksikliğinin nikahsız birlikteliğinden doğmuş bir “mağara insanı” bekliyor. Normal şartlarda, doğada senin kadar risk analizi yapmaktan yoksun bir canlının, yetişkinliğe erişemeden, muhtemelen “Acaba bu kaktüsün tadı salatalığa benziyor mu?” diye denerken elenmesi gerekirdi. Hayatta kalmış olman, senin becerin değil, koruyucu meleklerinin fazla mesai ücreti almadan çalışıyor olmasıdır.

Doğum Anı: Rahimden Tahliye Değil, Firar

Senin bu gezegene girişin, leyleklerin getirdiği o masalsı, kurdeleli paketlerden biri olamaz; leylek muhtemelen seni taşırken gagasını ısırdığın için seni bacadan aşağıya, biraz da yüksekten bırakmıştır. Sen, evrenin “Yeter artık, çık dışarı ve ne halin varsa gör” dediği o taşma noktasında, muhtemelen o gün ebelerin panik halinde olduğu ya da tam sen gelmeye karar verdiğinde doktorun sabah kahvesinden henüz ilk yudumunu alamadığı o aksi, telaşlı dakikada dünyaya fırlatıldın.

Doğumhanedeki hava durumu, Vivaldi eşliğinde dingin bir bahar sabahı değil; sirenlerin çaldığı, hemşirelerin koşturduğu ve havada barut kokusunun olduğu bir “kriz masası” atmosferiydi. Annenin “Biraz daha bekleseydi, çantayı hazırlamadık” dediği, ebeveynlerinin hazırlıksız yakalandığı, belki de adının bile o telaşla, nüfus memuru yemeğe çıkmadan hemen önce alelacele konduğu bir senaryonun başrolüsün.

O ilk çığlığın, ciğerlerine hava doldurma çabası değil; “Nerede lan benim sipariş ettiğim o saltanat?” isyanıydı. Bebekliğinde bile huzur vermedin; kundakta durmak yerine beşikten firar etmeye çalışan, emziği beğenmeyip duvara fırlatan o “yorucu evlat” potansiyeliydin. Sen kapıyı çalarak girmedin, kapıyı omuzlayıp menteşelerinden sökerek içeri daldın. O günden beri de bir odaya girerken kapı kolunu çevirmek yerine tekmelemeyi tercih etmen, o ilk travmatik ve aceleci girişin bilinçdışına kazınmış hatırasıdır.

⚡ Nörolojik Dipnot: Amigdala Kaçığı

Bilim insanları beynin ön lobunun (Prefrontal Korteks) dürtü kontrolünden sorumlu olduğunu söyler. Yükselen Koç’ta ise bu bölge genellikle “tadilat nedeniyle kapalıdır.” Onların beyni, korku ve öfke merkezi olan “Amigdala” tarafından yönetilir. Yani tehdit algıladıklarında düşünen beyinleri devre dışı kalır ve yerini “Isır, tekmele ya da kaç!” diyen o ilkel sürüngen beyin alır.

Kaptan Köşkü: Freni Patlamış Ferrari

Hayat geminin dümeninde, rotayı yıldızlara bakarak, elinde sekstantla hesaplayan bilge, pipolu bir sakallı bekleme. Senin kaptan köşkünde, Mars üniforması giymiş, elinde bir şişe enerji içeceği (veya sabahın köründe daha sert bir şeyler) olan, muhtemelen ehliyeti bile bulunmayan ve “Gaza köklersek o virajı yanlayarak döneriz” diye bağıran hiperaktif bir ergen oturuyor. Senin için kontak anahtarı diye bir nezaket, motoru ısıtmak diye bir ön hazırlık yoktur; sen hayata, kabloları birbirine sürterek düz kontak yaparak başlarsın. Başkaları “hazır, pozisyon al, başla” komutunu beklerken, sen daha “hazır” denildiğinde ipi göğüslemiş, hatta yanlışlıkla hakemi bile devirmişsindir.

Bu yüzden hayatın, arkasında dumanlar tüten “büyük bir hevesle başlanmış ama asla bitirilmemiş” projeler mezarlığına benzer. Parasını peşin ödeyip sadece saunasını kullandığın spor salonu üyelikleri, “bu sefer kesin öğreniyorum” diye alınıp kutusu açılmadan köşeye atılan pahalı gitarlar, hevesle başlanan ama ikinci haftada sıkıldığın İtalyanca kursları… Kaptan köşkünde strateji yoktur, sadece saf, filtrelenmemiş dürtü vardır. Dümenci buzdağını gördüğünde rotayı kırmaz, “Belki buzdağı benim tipimden korkar da yol verir” diye düşünerek tam yol ileri gider.

Vitrin: Harry Potter İzi

Evvela, senin yüz haritandaki o meşhur “Harry Potter” imzasından konuşalım. İstatistiksel olarak neredeyse her Yükselen Koç’un kaşında, alnında veya burnunun direğinde çocukluktan kalma o “yadigâr” yara izi bulunur. Bu iz, Lord Voldemort’un laneti değil, muhtemelen üç yaşındayken “Ben bu sehpanın köşesinden daha sertim” iddiasına girip sehpanın kazanmasıyla sonuçlanan o hazin deneyin barkodudur. Senin yüzün, geçmişteki sakarlıklarının bir anıt mezarı gibidir.

Ayrıca o koca kafan –ki medikal astrolojide Koç baş bölgesini yönetir– sadece darbe almaya değil, domatese dönüşmeye de hayli meyillidir. Utandığında değil, ama öfkelendiğinde ya da heyecanlandığında kan basıncın öyle bir hızla yukarı pompalanır ki, kulaklarından duman çıkmasa bile o “kırmızı alarm” rengi, karşındaki insana kaçması için verilen son uyarı sinyalidir. Vücut ısın, termodinamik yasalarını ihlal edercesine yüksektir; kışın ortasında tişörtle gezen o şuursuz tip genellikle sensindir.

Yürüyüşün yerçekimine bir hakarettir; başın hafifçe önde, omuzlar dik, sanki görünmez bir duvara kafa atmaya hazırlanır gibi bir ivmeye sahipsin. İnsanlar vitrinine baktığında, incelikli bir sanat eseri değil, her an patlamaya hazır bir dinamit lokumu görürler. Ancak bu sert vitrinin arkasında, aslında kandırılmaya dünyanın en müsait, en saf, en art niyetsiz ve “bir verene 10 koşan” çocuğu saklanır. Sen o korkutucu maskeyi takarsın ama biri sana gülümseyip sırtını sıvazladığında, elindeki kılıcı bırakıp ona sarılacak kadar da savunmasızsın.

Çekiç ve Çivi Paradoksu

Temel yaşamsal aracın, İsviçre çakısı değil, koca bir “Balyoz”dur. Bu yüzden karşılaştığın her sorunu -sevgilinin duygusal triplerini de, iş yerindeki stratejik krizleri de- bir “çivi” sanıp kafasına kafasına vurarak çözmeye çalışırsın. Sonuç? Çivi çakılır ama o esnada duvar yıkılır, sıva dökülür, komşunun tablosu düşer. Sonra da o enkazın ortasında durup, elinde balyozla “Ama ben sadece yardım etmek istemiştim, niye herkes ağlıyor?” diyerek şaşkın şaşkın etrafa bakarsın.

Ancak senin öfken Akrep gibi yıllarca kin tutan sinsi bir zehir değildir; saman alevi gibi parlayıp sönen, arkasında ne kül ne de duman bırakan anlık bir deşarjdır. Sen ortalığı yıkıp, bağırıp çağırdıktan tam beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi dönüp “Eee, akşama pizza mı söylesek?” diye sorabilirsin; ama karşındaki insanın o travmayı atlatması üç yıl sürer.

Gelelim zurnanın zırt dediği, daha doğrusu bombanın piminin kimin elinde olduğuna. Yükselenin Koç olabilir, vitrinin gladyatör olabilir; ama seni yöneten, iplerini elinde tutan o büyük kuklacı Mars’tır. Senin haritandaki Mars’ın konumu, bu devasa, nükleer reaktör kıvamındaki kontrolsüz enerjiyi hayatının hangi alanında patlatacağını belirleyen kader pusulasıdır. Mars senin “ne” için mücadele edeceğini seçer.

Unutma, senin kaderin “hareket” üzerine kuruludur. Mars durmayı, beklemeyi, sabretmeyi sevmez; bunları hakaret sayar. Sen durduğun an, paslanmazsın; çürürsün, küflenirsin ve etrafa toksik gazlar yayarsın. İçindeki o yanardağı dışarıya, yaratıcı bir eyleme, bir kariyere veya bir tutkuya kanalize etmezsen, o lavlar içeriye akar ve seni “oto-immün” bir şekilde içeriden yakar. Baş ağrıların, migrenlerin ve o sebepsiz gerginliklerin sebebi, harcanmamış Mars enerjisinin vücudunda yaptığı zincirleme trafik kazalarıdır.

SON SÖZ: HURDAYA ÇIKAN GEMİ

Özetle sevgili Yükselen Koç; sen bu hayata “Geldim, gördüm, yendim” demeye değil, “Geldim, bozdum, yenisini aldım yine bozdum, ama bak ne güzel bozdum” demeye gelmişsin. Senin cennetin, her şeyin süt liman olduğu bir yer değil; fethedilecek yeni, dik ve tehlikeli bir tepenin göründüğü o tozlu ufuktur. Gazan mübarek, kaskın sağlam olsun.