Venüs Plüton Açıları: Uğultulu Tepeler ve “Kaderli” bir Aşk

Yaratıcı ve Yaratı Arasındaki Bağ

Her büyük eser, yaratıcısının ruhundan bir parça taşır. Bir düşünce, bir arketip ya da bir karakter, onu doğuran zihnin hem bilinçli hem de bilinçdışı malzemesinden çıkar. Bu yüzden yaratıcıyla yaratıyı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bir roman, yalnızca yazılmış bir hikâye değil, yazarının iç dünyasının topografyasıdır. Aynı zamanda bir romanın doğum haritası yazarın haritasında gizlidir.

Uğultulu Tepeler de Emily Brontë’den bağımsız düşünülemez. Bu roman yalnızca fırtınalı bir aşk hikâyesi değil Emily’nin içsel dünyasının, bastırılmış tutkularının ve yaşadığı izolasyonun dışavurumudur. Yalnızlık, ölüm, saplantı ve doğa… hepsi onun karakterinin uzantılarıdır.

Emily Brontë’nin Haritası: Venüs ve Plüton Karşıtlığı

Venüs Başak burcunda Mars’la birleşiyor, Uranüs’e kare ve Balık burcundaki Satürn’e ve Plüton’a karşıt yapıyor.

Bu eksen, arzunun hem düzenle hem teslimiyetle sınandığı bir çizgi yaratır. Başak’taki Venüs sevgiyi kontrol etmeye, tanımlamaya ve temiz tutmaya çalışırken, Balık’taki Plüton onu kaosa, çözülmeye ve mutlak birleşmeye çağırır. Bu gerilim, Emily’nin yaşamında içe yönelmiş bir erotizme, dışarıdan bakıldığında neredeyse aseksüel görünen bir yoğunluğa dönüşmüştür. Cinsellik, onun dünyasında bedensel olmaktan çıkıp Venüs Plüton etkisiyle mistik bir birleşme arzusuna evrilmiştir. Uğultulu tepeler romanının doğumu da bunu anlatır.

Emily hiç evlenmedi, hiçbir ilişkisi kayda geçmedi. Mektuplarında bile bir sevgiliden bahsetmez. Yine de Uğultulu Tepeler’deki tutku, toplumun değil, ruhun yasalarıyla yazılmıştır. Emily Brontë’nin özel hayatı bir sır değil, onun yaratısının kendisidir. Bana kalırsa yaşamadığı hiçbir şeyi yazmamış olma ihtimali yoktur.

Yarattığı Catherine ve Heathcliff karakterleri, Emily’nin kendi içindeki iki kutbun — ruh ve gölge, eros ve thanatos — karşılaşması gibidir.

Emily’nin ölümü romantize etmesi de yaşadığı dönemi niteler. Viktorya döneminin hayaleti de çoktur. Bunlar hep Plüton Balık sembolikleri.

Catherine ve Heathcliff — Venüs ve Plüton

“Kaderli” Bir Aşk Hikayesi

Uğultulu Tepeler’in merkezinde Heathcliff ile Catherine Earnshaw’ın karanlık, takıntılı bağı vardır. Hikâye İngiltere’nin kuzeyindeki kasvetli Yorkshire tepelerinde, Wuthering Heights ve Thrushcross Grange adındaki iki malikânede geçer. Doğa yalnızca bir arka plan değildir, karakterlerin iç dünyasının yankısıdır. Esen rüzgâr, bataklıklar, fırtınalar… hepsi bastırılmış duyguların imgeleri gibidir.

Yoksul bir çocuk olarak Earnshaw ailesine getirilen Heathcliff, evin kızı Catherine’le ilk andan itibaren -Venüs Plüton karşıtlığına özgü, kadersel, büyüleyici, derin ve fakat ürkütücü derinlikte bir bağ kurar.

Venüs–Plüton açıları özellikle kavuşum kare ve karşıt önceden yazılmış bir kader gibi hissedilir. Karşındaki kişi hiçbir şey söylemeden ruhunun hikâyesini biliyormuş izlenimi bırakır. Bu derinlik akılla açıklanamaz. Karanlık bir çekim başlar. Hasarlı parçalar, iyileşmemiş yaralar, kişisel gizemler ve duygusal izler erotizmin bir parçasına dönüşür.

Fakat hikayenin ilerleyen kısmında Catherine, sosyal statü kaygısıyla başka biriyle evlenir. Bu ihanet Heathcliff’i öfke, intikam ve saplantıyla örülmüş bir hayata sürükler. Roman iki kuşak boyunca bu yıkıcı enerjinin hem insanları hem mekânları nasıl tükettiğini anlatır.

Emily Brontë’nin doğum haritasındaki Venüs–Plüton karşıtlığı hikâyenin kalbidir. Çünkü Uğultulu Tepeler’de Catherine ve Heathcliff arasında yaşanan şey aşk değil, iki zıt enerjinin birbirini yok ederek bütün olmaya çalıştığı bir çekimdir.

Venüs Plüton ve Üçüncü Unsur

Catherine’in Heathcliff’i sevdiği hâlde Edgar’la evlenmesi gibi, Venüs–Plüton yerleşimine sahip kişi de hayatının belli dönemlerinde üçlü dinamiklerle sınanır. Plüton’un doğasında hep bir üçüncü unsur bulunur. Bu yüzden bu kişiler gizli ilişkilerle, yasak aşklarla ya da araya giren başka figürlerle yüzleşir. Bazen kendileri birine gizlice bağlanır, bazen de sevdikleri tarafından ihanete uğrarlar.

Venüs–Plüton aynı zamanda arzunun iktidarla kesiştiği bir noktadır. Duygusal bağlar, para, statü ya da güç üzerinden test edilir. Bu yüzden Brontë’nin romanında aşk ile sınıf, tutku ile mülkiyet birbirine karışır. Catherine’in Edgar Linton’la evliliği duygusal bir tercih değil, toplumsal güvenlik ihtiyacıdır. Burası Venüs’ün Plüton karşısında teslim olduğu andır. Fakat Venüs’ün seçimi, içsel olarak bir ihanet hissi doğurur. Kişi duygusal bütünlük yerine maddi güvenliği seçtiğinde, içte bir parça ölür.

Catherine evlenir ama huzur bulmaz, Heathcliff intikam alır ama iyileşmez.
Birbirlerini kaybettikleri an, kendilerini kaybederler. Her gece aynı hayalet kapıyı çalar çünkü aşk, unutulmayan bir travmadır.

Heathcliff: Gerçek Bir Plütonik Karakter

Uğultulu Tepeler ilk yayımlandığında “vahşi” ve “ahlaka aykırı” bulunmuştu. Zamanla yalnızca bir aşk hikâyesi değil, insan ruhunun karanlık doğasını anlatan en güçlü metinlerden biri olarak kabul edildi. Heathcliff edebiyatın en karanlık anti-kahramanlarından biri hâline geldi. Catherine ise tutkularını dile getirişiyle ve çelişkileriyle Viktorya dönemi kadın kalıplarını kırdı (Venüs Uranüs karesi).

Heathcliff tam anlamıyla Plütonik bir figürdür. Kökleri karanlıktadır. Sevgiyle nefret, sadakatle yıkım, yaşamla ölüm onun içinde aynı nefeste var olur. Tutkulu, derin ve çoğu zaman acı verecek kadar sadıktır. Fakat bu sadakatin içinde yok edici bir tohum da taşır. Aşkın yoğunluğu kıskançlık, ihanet korkusu, intikam arzusu ve manipülasyonla kol kola yürür. Tutkunun sınırı yoktur. Sevdiğini kaybetmemek için onu kendi eliyle yıkma noktasına kadar gidebilir.

Ve bunlar olurken tutkunun nesnesinden uzak durmak, gece kelebeğine “aleve bakma” demek kadar zordur.

Heathcliff’in yaşamı da Plüton’un arketipsel ve karanlık döngüsünü izler: yok oluş, yeraltına iniş, güçlenme ve intikam. Yıllar sonra zenginleşmiş, soğukkanlı ve gizemli biri olarak geri döner. Artık sevgi değil, güç onun merkezindedir.

Aşkın Yeraltı Döngüsü

Catherine’in ölümü, aşkın sonu değil dönüşümüdür. Heathcliff onu mezarında bile bırakmaz. Artık sevdiği kadını değil, ölümün içindeki birliği arar. Jung’un diliyle söylersek, eros(Venüs) thanatos’la (Plüton) karışır. Yaşam gücü ölüm dürtüsüne dokunur. Aşk, öte dünyaya taşan bir takıntıya dönüşür. “Ruhumun senden ayrı kalmasına izin verme” diye fısıldarken aslında kendi ölümünü çağırır.

Plüton’un Dersleri: Bırakamamak, Dönüşmek

Venüs–Plüton temasının en belirgin özelliği “bırakamama” hâlidir. Geçmiş kapanmaz, hatta bazen hiç kapanmaz. Eski bir ilişki, eski bir yara gibi sızlamaya devam eder. Kimi zaman saplantılı âşık sensindir, kimi zamansa bu takıntının hedefi. Her durumda bağ kopmaz, yalnızca şekil değiştirir.

Sevgili uzaklaştığında Plüton etkisindeki kişi içine çöker. Onu terk eden son sevgilisiyle zihninde yaşamaya devam eder. Kimi ise bir daha hiç kimseyle bağ kurmaz. Çünkü aşkı kontrolle eşitler. “Eğer giderse ben kimim?” sorusu, uzun süre sevgisiz kalmış iç çocuğun sesidir.

Heathcliff’in Catherine’e olan takıntısı işte bu enerjinin saf halidir. Aşk onun için bir duygu değil, varlık sebebidir. Catherine’siz kim olduğunu bilmez. Ölüm bile onu ayıramaz. Sonunda yemez, içmez, uyumaz hale gelir.

Venüs Plüton ve Çocukluk Deneyimi

Doğum haritasında Venüs–Plüton açıları olan insanlar, sevgiyle acının erken yaşta iç içe geçtiği deneyimlerin izini taşır. Terk edilme, reddedilme ya da koşullu sevgi, bu yerleşimin kalbinde gizlidir. Çocuklukta yaşanan bu kırılmalar, yetişkinlikte aşkın dokusuna siner. Kişi, sevilmenin aynı anda incinmek anlamına geldiği bir iç inanç geliştirir.

Sevdikleri kişide anne, baba, kayıp ya da reddedilen parçalarını ararlar. Bu yüzden ayrılıklar yıkıcıdır, çünkü sadece sevgiliyi değil, bir zamanlar oldukları çocuğu da tekrar tekrar kaybederler.

Emily Brontë’nin yaşamı bu temayı neredeyse birebir yansıtır. Annesini küçük yaşta kaybetti, babası mesafeli ve duygusal olarak kapalı (Venüs Satürn karşıt) bir Din adamıydı. Sevginin eksikliği onda derin bir içe dönüş yarattı. Yalnızlığı, tepelere yaptığı uzun yürüyüşlerdeki sessizlikle yoğurdu, doğa, onunla konuşan tek varlıktı.

Heathcliff’in hikâyesi de aynı arketipi taşır. O da bir yetimdir, bir yabancıdır, sürekli dışlanmış ve değersizleştirilmiştir. Catherine’e duyduğu sevgi, bir tutkudan çok köksüzlüğün telafisidir. Onun için sevilmek, var olmanın tek kanıtıdır.

Geceyle Evlilik

Venüs, sevgi ve estetiğin tanrıçasıdır, ama bazen siyah bir peçe takar ve çıplak ayakla kükürt kokan derinliklere iner. Yanmayı göze alır, çünkü bilir ki içindeki bir şey ancak yanarak görünür olur. Bu, ruhun çatlayarak açılma arzusudur. Yeniden doğma ihtimali her zaman, yıkım riskiyle birlikte gelir.

Bu yüzden de Plüton’un etkisi altındaki aşk, sevilen kişiyi hem ayna hem mit haline getirir.

“Heathcliff kendisini ne kadar çok sevdiğimi hiçbir zaman bilmeyecek. Onu yakışıklı ol­duğu için değil, kendimden çok bana benzediği için sevi­yorum, Nelly. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama onunkiyle benimki aynı hamurdan, Edgar’ınki ise benimkinden ay ışığıyla şimşek pırıltısı, ateşle kırağı kadar farklı.”

Belki Catherine toplumsal baskıyla yenilerek konforlu bir evlilik yapmıştır fakat nihayetinde kalp, benlik gibi konfor aramaz, gerçeği ister.

“Be­nim Edgar’a karşı duyduğum sevgi ormandaki bitkiler gibidir: Kış nasıl ağaçları değiştiriyorsa zaman da bu sevgiyi değiştirecektir, bunun farkındayım. Heathcliff’e karşı beslediğim sevgi ise alttaki ölümsüz kayalara ben­zer: Görünüşte pek az zevk verir ama, gerçekten lüzum­ludur. Ben Heathcliff’im, Nelly… O her zaman benim benliğimde… Nasıl ben kendim için bir zevk kaynağı de­ğilsem o da zevk olarak değil, gerçek varlığım olarak ben­liğimdedir…”

Heathcliff ve Catherine arasındaki bedensiz ama ölümcül çekim, Emily’nin kendi içindeki bu karşıt kutupların Venüs ve Plüton’un konuşmasıdır: Catherine’in “Ben Heathcliff’im” demesi, aslında Emily’nin içsel ikiliğini — ruh ve gölge, arzu ve ölüm dürtüsü arasındaki o bitmeyen çekimi — kelimelere dökmesidir. Onlar birbirine âşık değildir. Birbirlerinde yok olurlar. Aşk artık mutluluk değil, ruhun kendi karanlığını tanıma biçimidir.

Ve belki de kendi hikayesinin sonunda Emily Brontë, Heathcliff’i değil, kendi karanlığını sevmeyi öğrenmiştir.

Cesaret ve Umutla