Ay Açıları ve Buzdolabı İtirafları: Duygusal Açlığın Arkaik Menüsü

Ay Açıları ve
Buzdolabı İtirafları

Duygusal Açlığın Arkaik Menüsü

Astrolojide Ay, şairlerin iddia ettiği gibi sadece romantik hislerin veya gece parlayan o gümüş tepsinin değil, en ilkel hayatta kalma mekanizmasının, yani açlığın ve “midemizin” yöneticisidir. Bebekken ağzımıza tıkıştırılan o ilk meme ya da kauçuk biberon ucu, dünya ile kurduğumuz ilk ilişkidir. Bu yüzden yetişkin bir birey olduğunda, ruh ne zaman bir çıkmaza girse, beyin denen o sofistike mekanizma şalteri indirir ve sözü mideye bırakır. Kimimiz içindeki o devasa boşluğu dünyayı yiyerek doldurmaya çalışır, kimimiz ise aç kalarak o boşluğun hükümdarı olmaya soyunur. Tabağınızda duran yemek, aslında beslenme uzmanlarının değil, psikanalistlerin incelemesi gereken ruhunuzun en net röntgenidir.

İşte Ay’ın diğer gezegenlerle kurduğu o lezzetli ama bir o kadar da zehirli temasların perde arkası:

Kutsal Oburluk: Ay-Jüpiter

Ay ve Jüpiter birbirine temas ettiğinde, kişi için “doymak” diye biyolojik bir kavram yoktur, sadece “midede fiziksel yer kalmaması” durumu vardır. Jüpiter dokunduğu her şeyi ahlaksızca büyütür; umutları, kahkahaları ve kaçınılmaz olarak kalçaları. Bu konfigürasyona sahip olanlar, sanılanın aksine sadece üzüldüklerinde değil, asıl coşkuluyken yerler. Yemek onlar için bir yakıt değil, bir kutlamadır; anne sevgisinin o sıcak, boğucu ve sınır tanımayan kucağıdır. Yetenekleri de iştahları da mitolojik boyutlardadır. Bir dilim pastayı reddetmek, onlara göre evrenin cömertliğine yapılmış bir hakarettir. Sorun şu ki, mideleri ruhlarından çok daha hızlı genişler. “Bir kereden bir şey olmaz” yalanı, onların en sevdiği ve en tehlikeli aperatifidir. Bu, bir tür “kutsal oburluk”tur; boşluktan o kadar korkarlar ki, onu durmadan doldurmak zorundadırlar.

Çilekeş Gurmeler: Ay-Satürn

Madalyonun diğer yüzünde, Ay-Satürn açılarının soğuk gölgesi altında yaşayan “Çilekeş Gurmeler” vardır. Burada tabağa konan şey yemek değil, katıksız bir suçluluk duygusudur. Satürn, Ay’ın o yumuşak dokusunu sertleştirir, taşılaştırır. Bu kişiler literatürde “buzdolabı anne” olarak geçen, fiziksel olarak orada ama duygusal olarak buz gibi, erişilmez kadınlar tarafından büyütülmüş olabilir. Sonuç, trajik bir reddediştir. Kendini beslemeyi reddetmek, kaotik bir dünyada “kontrol” edebildikleri tek alandır. Anoreksiya, bu açının en karanlık gölgesidir; çünkü onlar için açlık bir acizlik değil, iradi bir güç gösterisidir. Bir deri bir kemik kalmak, dünyadan ve o boğucu anne kompleksinden yavaşça, estetik bir biçimde silinmenin en zarif yoludur. “Açlık Sanatçısı” edasıyla, yemedikleri her lokmada kendi iradelerini kutsarlar.

Bozuk Devre: Ay-Uranüs

Eğer menüde kaos varsa, orada Ay-Uranüs açısı vardır. Bu grubun beslenme düzeni, bozuk bir elektrik devresi gibidir; kesik, ani ve şok edici. Geleneksel sofra düzeni, pazar kahvaltıları veya “çorba içmek” gibi ritüeller onlara birer hapishane gibi gelir. Ayakta, yürürken ya da gece yarısı buzdolabının o soğuk ışığında, kimsenin aklına gelmeyecek garip karışımları midelerine indirirler. Gwyneth Paltrow ve onun insanı hayattan soğutan, “sadece alkali su ve pozitif düşünceyle beslenme” tarzı o tuhaf diyetleri tam da bu açının modern bir yansımasıdır. Yemek onlar için bir zevk değil, bedeni hack’leme deneyidir. Bugün vegan olurlar, yarın sadece etle beslenirler. Anneleriyle bağları kopuktur, tıpkı kendi bedenleriyle olduğu gibi; mide krampları ve ani alerjiler, ruhsal isyanlarının bedensel çığlıklarıdır.

Şekerden Tuzak: Ay-Neptün

Gerçeklik o kadar acı ve köşelidir ki, Ay-Neptün insanı onu yutabilmek için üzerine bolca krema, şurup ve çikolata sosu dökmek zorundadır. Bu kişiler için yemek, yasal ve sosyal olarak kabul gören bir uyuşturucudur. Alkolik olmak yerine “tatlı bağımlısı” olmayı daha masum sanırlar ama mekanizma birebir aynıdır: Uyuşmak. Sınırları yoktur; nerede bittiklerini ve önlerindeki pastanın nerede başladığını bilemezler. Duygusal bir sünger gibi odadaki herkesin üzüntüsünü emer, sonra o yabancı duyguları dondurma kutusuna kusarlar. Onlar aslında aç değildir, ruhları susamıştır; ancak ne yazık ki varoluşsal susuzluk, hamburgerle geçmez. Hansel ve Gretel masalındaki o şekerden ev, tam olarak Ay-Neptün tuzağıdır; çok tatlı görünür ama sizi yemek isteyen bir cadının inidir.

Karanlık Köşe: Ay-Plüton

Ve mutfağın en karanlık, en rutubetli köşesi: Ay-Plüton. Caroline Knapp’in o sarsıcı “İştah” (Appetites) kitabında anlattığı hikaye tam da budur. Yemek burada bir beslenme aracı değil, bir savaş alanıdır. Ya “ya hep ya hiç” diyerek tıkınırcasına yiyip sonra kusarlar (Bulimia) ya da kendilerini aç bırakarak ölüme meydan okurlar. Süreç bir beslenme değil, bir şeytan çıkarma ayinidir. Anneleriyle olan ilişkileri, yutulma korkusu ve ölüm kalım savaşı üzerine kuruludur. Bilinçaltı kodları şöyledir: “Seni içime alırsam beni zehirlersin, almazsam ölürüm.” Mitolojide Persephone’nin nar tanelerini yiyip yeraltı dünyasına hapsolması gibi, her lokma onları derin bir krize bağlar. Onlar yemek yemezler; travmalarını çiğner, korkularını yutarlar ve her öğünde küllerinden yeniden doğmaya çalışırlar.

Sonuç olarak; eskiler “Ne yiyorsanız, osunuz” derlerdi. Ancak modern astroloji bu cümleyi şöyle düzeltir: “Neyi hissedemiyorsanız, onu yersiniz.” O yüzden bir dahaki sefere gecenin bir yarısı o çikolataya uzandığınızda durun ve kendinize şu acımasız soruyu sorun: Şu an gerçekten karnım mı aç, yoksa sadece annemi mi arıyorum?