İkizler Yeniayı: Zihnin Arka Bahçesindeki Rüzgâr Çanları

SON DAKİKA: GÖKYÜZÜNÜN HIZ AYARI 1.5X

İKİZLER YENİAYI:
ZİHNİN ARKA BAHÇESİNDEKİ RÜZGÂR ÇANLARI

Sabah uyanıyorsunuz ve sanki birileri evrenin uzaktan kumandasını ele geçirmiş de oynatma hızını 1.5x’e almış gibi, her şey bir anda hızlanıvermiş. Düne kadar üzerinize yapışan o ağır, hantal, güvenli ama ziyadesiyle sıkıcı toprak kokusu, yerini aniden pencereden içeri dolan serin, tekinsiz ve “hadi kalk gidelim” diyen bir cereyana bırakıyor. İşte İkizler Yeniayı tam olarak budur; zihnin pencerelerinin ardına kadar açılması ve içeriye hem taze havanın hem de sokaktaki o kaotik gürültünün aynı anda dolmasıdır.

Bu evre, kozmik bir “refresh” butonuna basılmasına benzer. Zihnimizdeki o meşhur otuz sekiz sekmenin hepsi aynı anda yanıt vermeye başlar, işlemci fanı gürültüyle çalışır. Fikirler, freni patlamış bir lunapark treni gibi hızlanır; konuşmalar daha cesur, daha seri, filtresiz ve biraz da tehlikeli bir hale bürünür. Ancak unutmamak gerekir ki, hızın olduğu yerde kaza riski de artar, virajı alamama ihtimali de. Bu yüzden bu Yeniay, sadece gaza basmayı değil, o direksiyonu kimin tuttuğunu hatırlamayı da gerektirir.

Zihin Pazarı ve Sözün Sorumluluğu

Zihin dediğimiz o kalabalık pazar yerinde, tezgâhtarların hepsi aynı anda bağırmaya başlamış gibidir. Merkür’ün o hınzır, yerinde duramayan ve daima bir şeyler fısıldayan çocuğu sahneye çıkar. Tek bir kaynağa, tek bir fikre, tek bir adama ya da tek bir şehre bağlı kalmak mı? Hak getire! Zihin bir arı gibi çiçekten çiçeğe, fikirden fikre, dramdan drama konar. Yazmak, anlatmak, ifade etmek ve ille de anlaşılmak ihtiyacı, biyolojik bir açlık gibi nükseder. Kelimeler ruhun giysileridir ve bu dönemde gardırobu komple yenilemek, şöyle janjanlı cümleler kurmak isteriz.

Ancak burada ince, jilet gibi keskin bir çizgi vardır: Konuşmak mı, yoksa sadece ses çıkarmak mı? Zihinsel enerjinin bu denli yoğunlaştığı, kelimelerin havada uçuştuğu anlarda, ağzımızdan çıkanların sorumluluğunu almak, en az o cümleleri kurmak kadar cesaret ister. Çünkü biliyoruz ki dedikodu ruhun “fast-food”udur; o an lezzetli gelir, doyurur ama sonrasında fena halde hazımsızlık yapar. Gerçekte ne olduğunu bilmeden yayılan o tatlı söylentiler, gün gelir bir bumerang gibi döner, sahibini en hassas yerinden vurur. Bu yüzden duyduğuna değil, bildiğine inanman gereken, kulaktan dolma değil, akıldan süzme bilgilerle yürümen gereken bir eşiktesin.

“Acaba?” İllüzyonu

Tabii İkizler olur da “acaba?” olmaz mı? Her madalyonun iki yüzü, her İkizler hikâyesinin de en az iki farklı sonu vardır. Bu Yeniay, bizi elimizden tutup o meşhur, o baş döndürücü yol ayrımına getirip bırakır. İki insan, iki şehir, iki kariyer, iki hayat ihtimali… Gitmekle kalmak, köklenmekle kanatlanmak, o güvenli limana demirlemekle okyanusa açılmak arasında salınan o sarkaç, insanın midesine kramplar sokabilir. Sanki seçmediğimiz yol, daima seçtiğimizden daha çiçekli, daha eğlenceliymiş gibi bir illüzyona kapılırız. “Acaba diğerini seçsem daha mı mutlu olurdum?” sorusu zihnin en tehlikeli kemirgenidir, kemirir durur insanın neşesini. Oysa hayat, seçeneklerin çokluğunda değil, yapılan seçimin –ne kadar saçma olursa olsun– arkasında durabilme iradesinde gizlidir. Maymun iştahlılıkla her sofradan bir lokma almaya çalışmak, sonunda o sofradan aç kalkmaya neden olabilir.

O yüzden bırak şimdi kütüphaneni yenileme hayallerini, gerçekten okumaya cesaret ettiğin, seni sarsacak o kitabı eline al. Bir şehre taşınma, oraya yerleşme, orada yeni bir hayat kurma fantezileri kurmak yerine, oraya bir bilet alıp havasını bir solumalısın. Bakalım ciğerlerin o havayı sevecek mi? İkizler Yeniayı kısa yollar, pratik çözümler ve anlık kararlar için şahane bir fırsattır; ancak uzun vadeli rotalar için pusulanın manyetik alandan etkilenip biraz sapıtabileceğini, kuzeyi gösterirken güneye götürebileceğini de hesaba katmak gerekir.

Ciddiyet Maskesi ve Kahkaha

Bir de şu “ciddiyet” meselesi var tabii. Ciddiyet, bazen yetişkinlerin kendilerini, o kırılgan iç dünyalarını korumak için giydikleri, üzerine “elalem ne der” spreyi sıkılmış sıkıcı bir zırhtan ibarettir. İkizler enerjisi ise o zırhın en zayıf noktasından, koltuk altından içeri sızan ve gıdıklayan bir kahkahadır. “Belki de bu kadar kasmana gerek yok,” der fısıldayarak, “sonunda hepimiz öleceğiz, şu anın tadını çıkar.” Hayatın sadece ödenmesi gereken faturalar, bitirilmesi gereken projeler ve takınılması gereken o “başarılı yetişkin” maskesinden ibaret olmadığını hatırlatır.

Bu dönemde kendini eğlenceden, meraktan, flörtten ve keşfetmekten mahrum bırakmak, kendine yapacağın en büyük haksızlık, hatta kendine ihanet olur. Seni ne güldürüyor? Hangi saçma espri, hangi plansız gezi, hangi yeni bilgi senin gözlerinin içinin parlamasına neden oluyor? Biraz “salmak”, biraz akışına bırakmak, biraz da “bakarız ya” diyebilmek şifadır. Sosyalleş, hata yap, pot kır ve sonra o pota kendin gülüp geç. Çünkü kalp, zihin kadar stratejik, hesapçı ve korkak değildir; o sadece atmak ister.

Sistem Güncellemesi

Madde dünyasında da bu “güncelleme” enerjisinin yansımalarını görürüz elbet. Bozulan kilitler, sırra kadem basan anahtarlar, “yeter artık beni değiştir” diye bağıran telefonlar… Bunların hepsi aslında evrenin sana “Eski sürümle buraya kadar tatlım, artık sistemi yenilemen, o tozlu rafları bir havalandırman gerek” deme şeklidir. Yeni bir eğitime başlamak, ehliyet almak, pasaport yenilemek, vize kuyruklarına girmek ya da sadece “bu meret nasıl çalışıyormuş” diye merak ettiğin bir konuda bilgi sahibi olmak için gökyüzü arkandan tatlı sert bir rüzgâr estiriyor.

Velhasıl, önümüzde sosyal, hareketli, biraz gürültülü, bol dedikodulu ama kesinlikle öğretici bir süreç var. Zihninin içinde dönüp duran o kalabalık seslerin, o pazar yeri gürültüsünün arasında, kendi cılız ama hakiki iç sesini duyabilmen dileğiyle. Bir şeylere başlamak için mükemmel anı, o “pazartesi” gününü bekleme; çünkü İkizler evreninde “mükemmel an” yoktur, “şu an” ve “hemen şimdi” vardır.

Sözlerinin, kararlarının, hatalarının ve en önemlisi kendi o biricik, o absürt hikâyenin kahramanı ol.

Rüzgâr sert esebilir, kafan karışabilir, iki sandalye arasında kalıp yere de düşebilirsin; ama yelkenlerini doğru ayarlarsan ve düştüğünde kendine gülmeyi bilirsen, bu rüzgâr seni gitmekten korktuğun ama içten içe delicesine arzuladığın o güzel kıyılara taşıyacaktır.

Cesaret ve umutla.