Keşfedilen Gezegenler
“Astrolojide Asteroit Sorunsalı ve Mavi Rengin İcadı”
Stonehenge’in devasa taşlarından Mısır’ın o kusursuz piramitlerine kadar her antik yapı, insanlığın gökyüzüne yazdığı bir aşk mektubudur. Tanrıları insanlara, gökyüzünü yeryüzüne, bizi birbirimize ve en önemlisi bizi o karanlık iç dünyamıza anlatan; geçmişi gelecekle tek bir anda buluşturan ve şimdiki zamana anlam katan bu dilin adı Astrolojidir. Ancak bu dil, ölü bir lisan değildir; evren genişledikçe kelime hazinesi de genişleyen, yaşayan bir organizmadır. Eski dünyanın evren anlayışı Satürn ile sınırlıydı; o, güneş sisteminin sınır bekçisi, yasak elmanın koruyucusu ve buradan öteye geçemezsin diyen o somurtkan ihtiyar öğretmendi. Antik astroloji, gözle görülebilen 7 gezegen prensibi üzerine kuruluydu ve herkes halinden memnundu. Ta ki birileri o teleskobu gökyüzüne çevirip, sınırların ötesindeki kaosu görene kadar.
Dilbilimsel Sır: Şarap Rengi Deniz
Antik Yunan’da Homeros, denizi masmavi değil, şarap rengi (wine-dark) olarak betimlerdi. Yapılan dilbilimsel çalışmalar, antik medeniyetlerin çoğunda (Mısırlılar hariç) Mavi rengini tanımlayan bir kelime olmadığını ortaya koydu. Gökyüzü bronz, deniz şaraptı. Bu enteresan teori, algılamadığımız şeyi göremeyiz tezini doğrular. Tıpkı mavi renk gibi, Uranüs, Neptün ve Plüton da hep oradaydı; ama insan bilinci onları algılayacak seviyeye gelene kadar görünmez kaldılar. Her yeni gezegen keşfi, insanlığın renk paletine eklenen yeni bir renktir.
1781 yılında Satürn ötesi ilk gezegen olan Uranüs keşfedildiğinde, o güne kadar bilinen ve değişmez kabul edilen klasik astroloji öğretisinin temeli sarsılmıştır. Uranüs bilinen gökyüzünün sınırlarını genişletirken, 1846 yılından itibaren Neptün de astroloji sözlüğümüzde yer etmeye başlar. Ardından 1930’da Plüton’un keşfi gelir. Tarih yeni keşiflerle senkronize biçimde ilerler: Uranüs’ün keşfiyle Amerikan ve Fransız devrimleri gerçekleşmiş, Neptün’ün keşfiyle komünist manifesto ve spiritüalizm güç kazanmış, Plüton’un keşfiyle petrol ve yan ürünlerinin kullanımı yaygınlaşmış, psikolojide çığır açan gelişmeler kaydedilmiştir.
Asteroit Sorunsalı: Gökyüzünün Molozları
Yeni gezegenler dışında 1801 yılını takip eden 7 sene içerisinde minör gezegen olarak tanımlanan, daha sonra asteroit ismi verilen Ceres, Pallas, Juno ve Vesta keşfedilir. Günümüzde sayıları 1,1 ile 1,9 milyon arasında olabileceği tahmin edilen asteroitlerin henüz sadece birkaç yüz bin tanesi tanımlanmıştır! Bu durum astrolojide şüphesiz bir yöntem karmaşası (sorunsalı) yaratmıştır. Zira keşfedilen yeni gezegenlerin yanı sıra, bilinen bütün asteroitleri hesaba katarak sadece tek bir haritayı yorumlamak yıllar sürebilirdi. Astroloji mantığına göre, birini hesaba kattığımız zaman diğer yüz binlercesini de dikkate almamız gerekir. Ancak Gökyüzünde nasılsa yeryüzünde de öyledir felsefesine göre; güneş sistemi karmaşıklaştıkça, insan zihninin de o oranda karmaşıklaştığını, kültürlerin çeşitlendiğini kabul etmeliyiz. Bu yüzden kolektif biçimde kabul gören keşiflere (ilk dört asteroid ve Chiron gibi) öncelik vererek astroloji bilgisini genişletmek en makul yöntemdir.
Kaotik Nüfus: İsimsiz Kahramanlar
1992 yılında Uranüs ve Neptün kavuşumu gerçekleştiği zaman, Kuiper kuşağında bulunan ve Plüton’dan daha büyük olan Eris keşfedildi. Ancak yalnız değildi; arkasından mitolojinin en karanlık ve en egzotik isimleri sökün etti: Sedna, Quaoar, Rhadamanthus, Varuna, Orcus, Chaos, Deucalion, Huya ve Ixion. Bu kalabalık, evrenin sandığımızdan çok daha kalabalık ve hikayelerle dolu olduğunu kanıtladı. Ancak hiçbiri Plüton kadar rağbet görmedi; çünkü Plüton, 2. Dünya Savaşı ve nükleer güç gibi kitlesel bir travmayı tetiklemişti.
Plüton’un Ötesi ve “Lazarus” Etkisi
Sınırlı algılarımızla, sınırsız evren arayışında şimdilik resmi olarak ulaştığımız en son durak Plüton’dur. Dünya olarak Plüton’un temsil ettiği ölüm, savaş, diktatörlük, acımasızlık ve terör gibi konuların getirdiği korkunç bir yıkım döngüsü içerisindeyiz. Ancak Plüton bir son değil, bir eşiktir. David Bowie’nin ölümünden hemen önce yayınlanan Blackstar albümündeki o tüyler ürpertici Lazarus şarkısı gibi; Plüton, yeniden dirilişimizden önceki o mecburi ölüm anına benzer. Çürümek, gübreye dönüşmek ve oradan yeni bir filiz vermek zorundayız.
Bilinen evrenin sınırında, o hiç beklenmedik kocaman kalbiyle duran Plüton’un ardında gizlenen arketipleri, meleklerimizi, şeytanlarımızı, tanrılarımızı ve yeni bir hayatı arıyoruz. Plüton’un ötesinde bulacağımız şey, muhtemelen yine kendi yansımamız olacaktır. Çünkü gökyüzü değiştikçe biz, biz değiştikçe gökyüzü değişir. Kendimizi anlamadan evreni anlayamayız; evreni anlamadan da neden burada olduğumuzu çözemeyiz.
Bulunan her yeni gök cismini yeni bir renk, yeni bir ses gibi düşünürsek, yaşadığımız dönemleri daha detaylı anlamlandırma şansı elde ederiz. Güneş sistemi çok daha komplike bir hal alıyorsa, insan zihni de buna orantılı bir gelişme gösteriyor demektir. Keşfedeceğimiz her şey, aslında çoktan içimizdedir.
Cesaret ve umutla…










