“Kova” Olmak

‘KOVA’ OLMAK

Kristin bana “‘Kova’ olmanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili bir yazı yazmak ister misin?” diye sorunca biraz tereddüt etmiştim, ama sonra ‘neden olmasın?’ diye düşündüm. Bu benim için arayıp da bulamadığım bir fırsat olabilirdi kendimi anlatmak için. Şunu baştan söylemem lazım popüler ‘astroloji’ yani bir iki cümleyle karakter analizi yapan ‘astroloji’ beni korkutur, basit ve sığ gelir. Kova burcu ‘zeki’dir ya da ‘insani değerleri temsil eder’ gibi bir yaftalama ve genelleme benim beynimin kabul edemeyeceği bir şey mesela. “Ne yani bu burcun mensupları aklını yitirip aptalca şeyler yapamaz mı?” diye hayıflanırım. Öte yandan eski çağlardan beri insanların günlük yaşamlarını sürdürmek için- tarım için mesela- gezegen hareketlerini okumaları ya da filozofların geometri, matematik vs. yanında astrolojiyi bilmeleri yani astrolojinin o zamanlar felsefenin bir alt kolu olarak görülmesi beni müthiş mutlu eden bir konu. Şimdi eminim bu girişi okuyunca Kristin gülümseyecek ve “işte tipik bir Kova!” diyecek.

Bu hızlı girişten sonra şunu da belirtmem lazım burada yazdıklarım benden başka hiçbir ‘Kova’yı bağlamaz ve hatta beni bile bağlamaz; ‘şimdiki’ tipik davranış ve düşünüş biçimimi yazacağımdan hangisi ‘Kova’ davranışı hangisi değil tam olarak bilmediğimi önceden söylemem gerek.

Çocukluğumdan hatırladığım okumayı fazlasıyla seviyordum; sokakta da oyun oynardım ancak evde tek başıma kalıp kitap okumak, okurken hayal kurmak beni çok mutlu ederdi. Yerde bir gazetesi parçası görsem durup okurdum, okuyamadığım kısımları da çok merak ederdim. Kafamda canlandırdığım bir imge vardı, daha doğrusu bu içsel sıkıntımın dünyaya kapatılmışlığımın dışavurumuydu sanırım. Kendimi zıplatırdım kafamda, zıplardım zıplardım, sürekli zıplardım yerçekimini yenmek için. Kabul edemezdim sadece dünyada yaşam olduğunu uçup gitmek isteği değildi ama bu: zıplayıp bir başka yere gitme isteği. Zıplayınca dünyayı da dövüyordum, belki bedenimi de “Sen tek değilsin benim için!” diyordum, yükselmek istiyordum bulunduğum yerden. Arkasından korkardım öyle böyle değil, yerçekimi olmayınca dağılıp gitmek sonsuzlukta kaybolmak çok korkuturdu beni. O zaman da hemen astronot elbiselerimi geçirirdim üzerime, ama yok bu da tatmin etmezdi beni, yapayalnız uzayda sürüklenmek oradan oraya.

Arkadaşlarımı hep çok sevdim ben. Çoğu zaman ailemden üstün tuttum, onları her koşulda savundum. Yine bir imgemden bahsedeyim hala geçerli bu imgem: bir arkadaşım üzülsün, sıkılsın ilk aklıma gelen şey ‘süpermen’ olup onu göklere doğru uçurmak olur. Neyse, hepsi yaşamıma girip çıktılar hiçbiri kalıcı olmadı fiziksel anlamda, ruhsal anlamda ise hepsi benimle hala. Uzunca bir süre onlara kendimi beğendirmek sevdirmek için elimden geleni yaptım, onların gözüyle baktım kendime çoğu zaman. Ama neden bilmiyorum bir yanım hep yalnızlığı seçti. Sonra şunu fark ettim ki; yalnızken daha üretici oluyorum, kendimi besliyorum özellikle düşünsel anlamında. Ne zaman sevgilim olsa ben geriye gittim, sanki beni ayaklarımdan aşağıya çekti hepsi. Tabii bunu fark etmem çok zamanımı aldı ve acı çektim. Kendini sevdirmek beğendirmek de uyum sağlamaya çalışmaktan başka bir şey değil aslında. Bilmiyorum belki de geç büyüdüm ya da yaşıtlarım kadar olgun değildim; bunu şu anlamda söylüyorum kız arkadaşlarım aşık oldu, sevgilileri oldu ben hep arkadan takip ettim onları.

Çocukluğum, ergenliğim sıkılarak geçti, hep sıkıldım, bu dünya sıkıcıydı, her şey sıkıcıydı. Zaman zaman yine bu duygulara kapılırım. Hep kafamda imgeler: oturmuşum şöminenin başında, deniz ya da göl kenarında, her neresi huzurluysa orada kitap okuyorum, yazıyorum, bir ya da birkaç arkadaşım yanımda arada konuşup tartışıyoruz. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor varlığıyla. Hep bunlar vardı kafamda, hala da var.

Sanırım öne çıkan özelliklerimden biri idealist’liğim. Bir gün lisedeyken bir arkadaşıma büyük büyük “Kimseyi sömürmemeye çalışacağım,” demiştim, bana sesini yükseltmişti “Bıktım senin şu idealist’liğinden,” diye. Şimdi düşünüyorum da sıkılıyormuşum, ama bayağı da sıkıcıymışım ben. Para pul pek umurumda olmaz, ‘hiç’ demiyorum, ‘pek’ diyorum çünkü olgunlaştım artık. Para için çalışmam, sevdiğim ama gerçekten sevdiğim için çalışırım. Fikrim olsun diye öğrenmem derinlemesine anlamak isterim bir konuyu. Zaten iki üç kitap ya da makale okuduğum bir konuda ‘biliyorum’ diye düşünmem. Kendime karşı acımasızımdır, başkalarını eleştiririm elbette ama onları kendimi acımasızca yargıladığım ya da eleştirdiğim kadar eleştirip yargılamam. ‘İnsan’ın ben de sonsuz bir kredisi vardır anlayacağınız. Anlamak isterim her şeyi, herkesi; birinci önceliğim budur, ‘anlamak, anlamak bütün hücrelerimle.’ Bu anlama konusunda başkalarına karşı bu kadar cömertken kendimi uzun süre ihmal ettiğimi biliyorum, ama her şeyin zamanı var. Şimdi kendime bakıyorum, başkalarını görüyorum, başkalarına bakıp kendimi.

Arada kalmayı sevmem, çekimser olmayı istemem, düşündüğüm her ne ise netlik ve duruluk isterim. İnsan olarak bir ırkçıyı onaylamam (bakın sevmem demiyorum!), ırkçı olduğunu açık açık söylüyorsa, ‘ama’lara sığınıp kendini aklamaya çalışmıyorsa saygı duyarım mesela, sırf dürüst olduğu için. Mesela ‘Sosyalist’im derim hiç çekinmem, ama bir gruba bağlı olamam, yapamam, çok zor benim için. Kafamda sorgusuz sualsiz bir şeye, bir yere, bir gruba ait olmak fikri, imgesi oluşamıyor maalesef. Bu yüzden bir şeye ait olmaktansa uzak ama yakın durmayı tercih ederim. Kimse benim liderim, öncüm, tanrım olamaz; her insan liderdir, öncüdür, tanrıdır benim gözümde.

İşimi-her ne yapıyorsam- hakkıyla yapmak isterim, öyle yarım yamalak değil, kendimi hırpalarım, yorarım, tüketirim. İşini iyi yapan herkese sonsuz saygı duyarım, güvenirim, güvende hissederim. Evet, değişime zaman zaman direnirim, aynı zamanda değişimden, değişmekten mutluluk duyarım. Hiçbir şey aynı kalamaz, fikrim değişebilir zaman içinde, bunu söylemekten ne çekinirim ne de gocunurum. Hatta dalga geçerim kendimle “Eskiden böyle düşünüyordum, ne kadar aptalmışım!” diye. Sonra yine değişirim…

Kırılıverir kalbim, alınırım, gücenirim için için, belli etmem, söylemem. Kendimi avutup tedavi ettikten sonra devam ederim yaşamıma. İnsanlardan, sevdiklerimden çabuk vazgeçemem, bağlıyımdır onlara gönülden.

En çok acı çektiğim zamanlarsa hayal kırıklığına uğradığım, ya da yanlış anlaşıldığım zamanlar. Yanlış anlaşılmayı bir şekilde önlerim gibime geliyor, ama hayal kırıklığına uğratılmak çok acı geliyor gerçekten. Hayal kırıklığına uğramam için büyük dramlara gerek yok, bir söz, bir bakış yeterli olur. Ama bir arkadaşıma çok güvenirsem, çok seversem de onun hiçbir kusurunu görmeyebilirim. Ben buna ‘içinde küçük bir bebek’ taşımak diyorum, biri ‘Sen ne güzelsin,’ demeye görsün…

Şimdi bunları yazıyorum ya anlamsız geliyor, kendimi böyle anlatmak, “Çok mu ‘Ben,’ dedim? Kendimi çok övdüm galiba,” diye düşünüyorum. Artık yazımı bitirmek istiyorum, son olarak bir ‘Kova’ olarak olmak istediğim kişiyi söyleyeyim: Plato’nun meşhur mağara benzetmesi vardır, insanlar bir mağarada elleri ayakları arkadan zincirlenmiş bir duvara doğru bakarlar. Duvarda bir takım objelerin gölgeleri, yansımaları vardır. Kukla oynatıcıları bir ateşin yardımıyla yaparlar bu gölgeleri. Onları gerçek sanırlar bu tutsaklar, aralarından biri zincirlerinden kurtulup mağaranın dışına çıkar. Gerçeği görür, gerçek güneşi görür, nasıl manipüle edildiğini anlar. İşte ben o zincirlerinden kurtulan ‘tutsak’ olmak istiyorum!

Sevgiler,

Nilufer Akcay

Dublin, 20.01.14

Yorumlar